İbn Teymiye’nin inanç ve fikirleri

İbn Teymiye selef tarzı inanç ve düşüncenin en büyük, en ciddî, en esaslı, en bilgili, en şuurlu, en ihatalı, en mantıklı ve en başarılı savunucusudur.Bu husus hiç bir tartışmaya mahal bırakmayacak apaçık bir gerçektir. Selef tarzı inanç ve düşünce İbn Teymiye’nin şahsında patlama noktasına ulaşarak zirveye çıkmıştır.

    Bu inanç ve düşünceyi İbn Teymiye’den daha mâkul, daha ilmî ve daha teferruatlı bir şekilde islâm cemaatına sunan başka bir selefiyeci yetişmediğinden o kendisinden evvelki selefîlerin yüz akı ve hayrül halefi, kendisinden sonra gelenlerin iftihar ve gurur kaynağı, üstadı ve rehberi olmuştur.

    İslâm cemiyetinin İbn Teymiye gibi bir dehâyı ve hârikayı nasıl yetiştirdiğini anlayabilmek için İslâm düşüncesinin başlangıçtan itibaren ona gelinceye kadar geçirdiği safhaları ve uğradığı değişiklikleri göz önünde bulundurmak şarttır. Bu durumu kısaca belirtmek için şöyle bir tasnif üzerinde kısaca duralım.

    1-Yunan felsefesinin bir devamı olmak üzerine felsefe, Fârâbî, İbn Sina ve İbn Rüşd gibi büyük filozoflar tarafından kuvvetli bir şekilde İslâm cemiyetine benimsetilmiş, başlangıçta bu felsefeyi reddeden kelâm âlimleri bile bu felsefeyi bazan kısmen, bazan da bütünüyle kabul edip medreselerde okutmuşlardı. Böylece felsefe ve mantık, bütün şer’î ve dinî ilimleri te’sir alanına almış ve büyük ölçüde güdümüne sokmuştu.

    2-İbn Teymiye zamanında Mutezile mezhebi ortadan kalkmış, lâkin fikir ve görüşleri değişik biçimler alarak sünnî kelâmında yaşama ve varlığını muhafaza imkânını bulmuştu. Haricîler ise te’sirlerini kaybetmişlerdi. Fakat şiîlik ve bâtınîlik varlığını koruyor, tasavvuf yoluyla Sünnîliğe te’sir ediyordu.

    3-Eş’arîlik başlangıçta mutezileye tepki olarak doğan bir Sünnî kelâmı mahiyetinde olmakla beraber felsefe ve mutezilenin te’sirine mâruz kalması neticesinde onlardan farksız bir hale gelmiş bir yığın îtikadî bid’atın ortaya çıkmasına yol açmıştı.

    4-Hanefîlik, Mâlikîlik, Şafiîlik ve Hanbelîlik gibi amelî sünnî mezhepleri feyizli bir içtihad dönemini geride bırakarak kısır bir taklit dönemine girmiş, hukukî çalışmalarda âyet ve hadîs yerine imamların rey ve kıyaslarını hareket noktası olarak kabul etmiş, bu da bir alay amelî bid’atın ortaya çıkmasından mâada nasların geri plânda kalmasına sebep olmuştu.

    5-Başlangıçta bir zühd hareketi olarak ortaya çıkan, sonra vahdet-i vücut namıyla tamamıyla hususî bir felsefe vücuda getiren, geniş ölçüde felsefe ve diğer din ve mezheplerin te’sirinde kalan tasavvuf, İbn Teymiye zamanında alabildiğine yayılmış ve geniş kitleleri te’sir sahasına almış, haddi hesabı olmayan bir çok îtikadî ve amelî bid’atın kaynağı olmuştur.

    İbn Teymiye’nin esas maksadı ve gayesi hangi yollarla ve hangi ihtiyaçların şevkiyle olursa olsun İslama sonradan ilâve edilmiş bid’at mahiyetindeki îtikad ve amellerden dini arındırıp onu sahabe zamanındaki ölçüler içinde ortaya koymak, bir bütün olarak İslâm dinini onun ilk muhataplarının anladığı biçimde arapçanın kelime ve cümle yapısına sadık kalarak anlamak ve anlatmaktır. O böyle yapmayı her şeyden evvel dinî bir görev bilmekte, müslüman olmanın şartı saymaktadır. Fakat İslâm cemiyetinde müşahede ettiği geriliğin, zayıflığın, kargaşanın, dağınıklığın, uyuşmazlıkların ve huzursuzlukların, devası ve şifası olarak da bahsedilen hususu, yani İslâm dinini aslındaki safveti ve ilk sadeliği ile anlamayı ve uygulamayı görmektedir. Böylece hem îtikadî, hem pratik sebepler onu böyle hareket etmeye mecbur etmiştir. Şu halde İbn Teymiye’nin işi son derece zordur. Zira bu hedefe ulaşabilmesi için işrakî ve meşşaî filozoflardan başka mutezile ve şiîlik gibi bid’atcı mezheplerle de mücadele etmek zorundadır. Bundan daha zoru kendilerini Sünnîliğin temsilcisi şeklinde takdim eden Eş’arîlik ve tasavvuf gibi hareketlerle hattâ fıkıh mezhebi mensubu taklitçi âlimlerle mücadele etmek mecburiyetinde kalmış olmasıdır. Gerçekten de İbn Teymiye mücadelesinde daha çok sünnî kadı, müftü, fakîh, kelâmcı ve mutasavvıflarla karşı karşıya gelmiş ve onlar tarafından bid’atcı, sapık ve kâfir olmakla itham edilerek defalarca zindanlara atılmış, en sonunda sünnî kadı ve müftülerin verdiği fetva ile atıldığı hapishanede iken hayata veda etmişti. Şiddetle aleyhlerinde bulunduğu Şiilerin, bâtınîlerin, alevîlerin, mutezilenin ve filozofların İbn Teymiye’ye verdikleri hiç bir zarar ve yaptıkları herhangi amelî ve fiilî baskı yoktur. Sünnî âlimleri İbn Teymiye’yi şiddetle suçlayıp mahkûm ederken İbn Teymiye’nin kendilerine ölümcül darbeler indirdiği şiîler, bâtınîler, ittihadcılar, hulûlcular ve haçlılar bu durumu zevkle seyredip şamata yapmışlardır.

    İbn Teymiye’ye göre o çağdaki sünnîlerin sahip çıktıkları ve savundukları Sünnîlik geniş çapta kelâm ve tasavvufun, kısmen de fıkhın te’siriyle çehresi değiştirilmiş, te’villerle çarpıtılmış, taklitçilikle çığırından çıkarılmış bir Sünnîliktir. O güne kadar sadece Sünnîliğe karşı olan mezheplerin Sünnîliği yıkmak için söyledikleri, yukarıdaki sözleri Sünnîliği hakikî çehresiyle ve ilk şekliyle ortaya koymak ve uygulamak maksadıyla İbn Teymiye’nin söylemesi Sünnîliği içten yıkmak tarzında anlaşıldığından bütün şimşekleri üzerine çekmesine yetmişti. Çünkü o zaman Sünnîliğin ortada olduğu ve uygulanmakta bulunduğu hususunda umumiyetle kimsenin şüphesi yoktu. Bahsedilen gayeye ulaşmak için İbn Teymiye’nin geniş çaplı ve köklü bir ihya, ıslah ve tecdid hareketine girişip maksadını beliğ ve ikna edici bir şekilde cazip ve selis bir üslûpla ifade etmesi pek çok kimseyi şaşırtmıştı. Bir taraftan ona şiddetle muhalif olanlar bile sözlerinde pek çok hakikat olduğunu görüp bunu itiraf ederken, diğer taraftan esas itibariyle kendisine taraftar olanlar da bazı fikirlerini ifrat sayıp onu tenkid etmişlerdir. İbn Teymiye hakkındaki tartışmaların ardı arkası gelmemesinin sebebi biraz da bu durumdur.

    İbn Teymiye hareketi Sünnîliğin bağladığı kabuğu kırma faaliyetidir. Zira bu kabuk kırılmadıkça İslâmı hakikî çehresiyle ortaya çıkarmak, içine düştükleri acz ve zaaf halinden müslümanları kurtarmak mümkün değildi. Bu hareketin pek çok âlimi, an’anevî sünnî telâkkisini dinin esası zanneden dindarları rahatsız edeceği aşikârdır. Ama islâmın gerçek mahiyetiyle ortaya çıkması için de bu kabuğu kırmaktan başka çare yoktu. Gerçek uğruna hatır ve gönül dinlemeyen cesur âlim İbn Teymiye, belki başkaları tarafından da düşünülen ama cesaret edilemeyen bu faaliyete cür’et denilebilecek bir gözü peklik ve yüreklilikle atıldı ve hiçbir zaman da geriye adım atmadı. Hakkındaki suçlamalara hiç kulak asmayarak, baskı ve tehditleri hiçe sayarak büyük bir heves ve azimle doğru bildiği yolda yürüdü. Ulaştığı kanaatların doğruluğundan asla şüphe etmedi. Bu kanaatları yayma uğrunda ölümü göze alma da dahil olmak üzere hiç bir fedakârlıktan çekinmedi. Talebesi İbn Kayyım’ın ondan naklettiği şu sözler nasıl bir niyet ve kararlılıkla hareket ettiğini açıkça gösterir.

    «Düşmanlarım bana ne yapabilir? Benim Gülistanım ve cennetim gönlümde, nereye gitsem benimle gelir, benden hiç ayrılmaz. Tecrit edilip yalnız bırakılmam halvet, idam edilmem şehidlik, sürgüne gönderilmem seyahattir.»

    «Dünyada bir cennet var, ona girmeyen âhirettekine giremez.»

    Şam kalesine hapsedildiği zaman :

    «Şu kale dolusu altın sadaka dağıtsam, bu nimetin şükrünü eda etmiş olamam» diyordu (Abdurrahman Abdülhâlik, Lemehat min hayati Şeyhülislâm İbn. Teymiye, 24.). Mücadelesine, inanmış insanların kalb huzuruyla devam ediyor, mücahedesinden tam manasıyla ruhî ve mistik bir haz alıyordu.

    İbn Teymiye esaslı ve ciddî bir tecdid ve ihya hareketini başarmak için gerekli bilgi birikimine, tarih şuuruna ve bir dereceye kadar içtimaî tecrübeye sahipti. Bilgi itibariyle ne kadar hazırlıklı ve yetkili olduğunu göstermek için kendisini şahsen tanıma fırsatını bulmuş olan bazı âlimlerin onun hakkındaki izlenimlerine bakalım.

    İbn-Dakîku’l-îyd (v. 702/1302): «Allah’ın İbn Teymiye gibi birini bu asırda yaratmış olabileceğine ihtimal vermezdim, çok güçlü bir hafızası var. Bütün ilimler âdeta gözünün önünde, dilediği bilgiyi ânında alıyor, dilediğini terk ediyor» demek suretiyle ilmine ve hafızasına hayret etmişti (İbn. Nâsırüddîn, er-Reddü’l-Vâfir, Beyrut, 1393, 58.).

    ez-Zemlekânî (727/1326): «İctihad şartlarına bihakkın sahip mutlak müctehid olan İbn Teymiye gibi hafızası güçlü bir âlim son beş asırda yetişmemiştir. Bir ilme dair sorulan soruya cevap verirken onu gören veya dinleyen bu zat sadece bu ilmin ehliyetli bir uzmanıdır, kanaatına ulaşırdı. Belli bir mezhebin fıkhında uzmanlaşmış bir fakih İbn Teymiye’nin sohbetinde bulununca uzmanlığına giren fıkıh sahasından ondan istifade ederdi. Aklî ya da naklî herhangi bir ilmin mütehassısıyla tartışmaya girince mutlaka galip çıkardı» (A.g. ky. 58.).

    İbn Seyyidi’n-Nâs (v. 734/1333): «İbn Teymiye her ilimden tam olarak haz almıştı. Tefsirden söze girişince bu ilmin bayraktarı olur, fetva verince fıkhın son sınırına dayanır, hadîse dalınca ehliyetli bir muhaddis olduğunu ispatlar, mezhepler ve dinler hakkında açıklamalar yapmaya başlayınca onun bir eşinin daha bulunmadığına hükmedilirdi» (A.g. ky. 26.).

    ez-Zehebî (v. 748/1347): «İbn Teymiye tefsirde ulaşılması mümkün olan son mertebeye varmış, hadîste herkesi geçmişti. Dört mezhepdeki hükümlere ek olarak bütün sahabe ve tabiînin de mezheplerini bildiği için fıkıhta bir örneği daha yoktu. Din ve mezhepler, usûl ve kelâm hakkında hiç bir kimse ondan daha çok bilgiye sahip değildi. Arapçası kuvvetli, lisan bilgisi iyi idi. Tarih ve siyer hakkında şaşılacak kadar çok bilgisi vardı. Cesareti ise dillere destandı. Benim gibi biri onu nasıl anlatabilir? En mübarek yer olan Harem’deki Rükn ile Makam arasında Kabe’ye karşı durup: ‘Şu gözlerim onun gibisini görmemiştir’, diye and içsem, bu yeminin doğruluğundan sadece gönül huzuru duyardım»(A.g. ky. 33.). Zehebî İbn Teymiye’nin muhaliflerinden olan Takiyyuddin Sübkî’yi bir mektupla uyarmıştı. Sübkî, Zehebî’ye yazdığı cevabî mektupta, «Efendim! Ben kulunuz Şeyh İbn Teymiye’nin büyük bir değer olduğuna, umman gibi bir ilme sahip bulunduğuna, zekâsının üstünlüğüne inanmaktayım. Ayrıca o zâhid, takva sahibi, dindardır, sırf hak için hak yolda mücadele ettiğine kaniyim» (A.g.   ky.   52.), demişti. Gerçekten de İbn Teymiye’nin hasımları bile o’nun üstün vasıflarını ve dürüstlüğünü kabul ve itiraf etmek zorunda kalmışlardır. İbn Teymiye bu yüzden şeyhülislâm unvanını haketmişti. Onun bilmediği hadîs, hadîs değil diye inanılmıştı.

https://sites.google.com/site/ibnteymiye/Home/ibn-teymiye-nin-yasadigi-cagda-ictimai-ve-dini-durum/hayati/insan-olarak-oezellikleri/ibn-teymiye-nin-inanc-ve-fikirleri

Hakimiyeti Sadece Allah (c.c)’a Has Kılmak

Hayatın her yönünde sadece Allah’ın hükmü uygulanmadıkça İslam tahakkuk etmiş olmaz. Kişinin müslüman olabilmesi için hayatının her alanında sadece Allah (c.c)’ın hükmünü uygulayıp kabul etmesi gerekir.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“De ki: Ey kitap ehli! Yalnız Allah’a kulluk etmemiz, O’na hiç bir şeyi ortak koşmamak ve Allah’ı bırakıp birbirimizi rab olarak benimsememek üzere bizimle sizin arasındaki müşterek bir söze gelin! Eğer yüz çevirirlerse, bizim müslüman olduğumuza şahid olun, deyin.” (Al-i İmran: 64)

İmam Taberi bu ayet hakkında şöyle dedi:

“Allah (c.c) bu ayette şöyle buyuruyor: “Ey Muhammed! Kitap ehline yani, yahudi ve hristiyanlara şöyle de: “Müşterek bir söze gelin.” Yani; aramızda müşterek olan adaletli bir söze gelin. Adaletli sözden kasıt; Allah’ı birlemek, O’ndan başkasına ibadet etmemek, O’ndan başkasına ibadet edenlerden beri ve uzak olmak ve hiç bir şeyi O’na ortak koşmamaktır.

“Birbirimizi rab olarak benimsememek.” Yani; Allah’a isyan konusunda birbirimize itaat etmeyelim ve birbirimize Allaha secde ettiğimiz gibi secde etmeyelim.

“Eğer yüz çevirirlerse” yani; onların gelmeleri için emrettiğimiz bu adaletli sözden yüz çevirip gelmezlerse, o zaman ey mü’minler! Bu adaletli sözden yüz çevirip gelmeyenlere şöyle deyin: “Şahit olunuz ki biz müslümanız.”

Onları rab edinmekten kasıt; Allah’ın yasaklarını ihlal etmede liderlere tabi olup emirlerini dinlemek ve liderlerin yasakladığı şeylerde onlara itaat etmektir. Allah (c.c)’nun aşağıdaki ayette buyurduğu gibi:

وَقَالَتِ الْيَهُودُ عُزَيْرٌ ابْنُ اللّهِ وَقَالَتْ النَّصَارَى الْمَسِيحُ ابْنُ اللّهِ ذَلِكَ قَوْلُهُم بِأَفْوَاهِهِمْ يُضَاهِؤُونَ قَوْلَ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِن قَبْلُ قَاتَلَهُمُ اللّهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ

 “Allah’ı bırakıp, din adamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. Oysa onlar ancak tek ilaha kulluk etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka ibadete layık ilah yoktur. O, bunların ortak koştuklarından beridir.” (Tevbe: 31)

İbin Cerir Taberi, İbni Cureyc’den şöyle nakletmiştir:

“Birbirimizi rab edinmemek üzere.” İbni Cerir şöyle dedi: “Yani Allah’ın yasaklarını ihlal konusunda birbirimize itaat etmeyelim. Şöyle de denilebilir: Onları rab edinmek, ibadet meseleleri hariç, insanların Allah’ın yasaklarını ihlal konusunda liderlerine büyüklerine itaat etmeleridir. Onlara namaz kılmasalar bile…

“Eğer yüz çevirirlerse bizim müslüman olduğumuza şahit olun deyin!” Ayetin bu bölümünün manası ise şöyledir. Eğer adaletli söze çağırdığınız o kimseler, bu sözden yüz çevirip küfrü seçerlerse ey mü’minler! Siz onlara şöyle deyin: “Kabul etmeyip yüz çevirdiğiniz Allah’ı tevhid etmeyi, ibadeti O’na has kılmayı, O’nun tek ilah olduğunu ve O’nun hiçbir ortağı olmadığını biz kabul ediyoruz, buna şahit olun.Yani biz, hem dilimizle hem de kalbimizle Allah (c.c)’a boyun eğerek ibadeti sadece O’na yapıyoruz ve O’na hiç bir şeyi ortak koşmuyoruz.” (Taberi Tefsiri)

İmam Kurtubi bu ayet hakkında şöyle dedi:

1 - Hasan b. Zeyd ve Süddi’ye göre ayetteki hitap Necran ahalisinedir. Katade, İbn Cüreyc ve başkalarına göre hitap Medine yahudilerinedir. Çünkü onlar din adamlarını itaat konusunda rab seviyesine çıkardılar. Başka alimlere göre ise bu hitap hem yahudilere, hem hristiyanlaradır. Rasulullah (s.a.s) Hırakl’e gönderdiği mektupta şöyle yazdırdı:

“Bismillahirrahmanirrahim!

Allah (c.c)’ın Rasulü Muhammed’den Rumun büyüğü Hırakl’e…

Hidayete uyanlara selam olsun! Ben seni İslama çağırıyorum. Müslüman ol ki selamete eresin. Müslüman ol ki Allah (c.c) senin ecrini iki kat versin. Eğer İslamdan yüz çevirirsen günahınla beraber hıristiyan çiftçilerin günahı da senin boynunadır.

“Ey Kitap ehli! Yalnız Allah’a kulluk etmemiz, O’ na hiç bir şeyi ortak koşmamak ve Allahı bırakıp birbirimizi rab olarak benimsememek üzere sizinle bizim aramızdaki müşterek bir söze gelin. Eğer yüz çevirirlerse bizim müslüman olduğumuza şahit olun, deyin.” (Al-i İmran: 64) (Müslim)

2 – “Allah (c.c)’tan başka birbirimizi rab olarak benimsememek üzere…” Yani; herhangi birimize, helali haram, haramı helal yapma konusunda tabi olup itaat etmeyelim. Bu Allah (c.c)’nun şu sözüne benzemektedir:

“Allah’ı bırakıp din adamlarını, rahiplerini….rab edindiler.” Yani; Allah (c.c)’ın haram kıldığını helal, helal kıldığını haram kılma konusunda onlara itaat ederek onları rab seviyesine çıkarttılar.

- “Yüz çevirirlerse…” Yani; çağrılan şeylerden yüz çevirip kabul etmezlerse onlara “bizim müslüman olduğumuza şahit olun deyin” yani; biz müslümanız, İslam’ın hükümlerine boyun eğdik, Allah’ın bizim üzerimizdeki nimetlerini ve fazlını kabul ettik. O’ndan başka hiç bir şeyi; ne İsa’yı ne Uzeyr’i ne de melekleri rab edinmeyiz. Çünkü onların hepsi de bizim gibi Allahın yarattığı birer varlıktır.Yine Allahın helalini haram haramını helal kılan rahiplerin bu yaptığını reddederiz. Eğer bu konuda onlara itaat edersek onları Allah’tan başka rab edinmiş oluruz.” (Kurtubi Tefsiri)

İbni Kesir, aşağıdaki ayetin tefsirinde şöyle dedi:

“Ey kitap ehli!… Müşterek olan söze gelin.” Ayetteki bu hitap; ehli kitap ve ona benzer kişileredir. Müşterek olan sözden kasıt; ikimizin de söylediği ve kabul ettiği adaletli sözdür. Sonra Allah (c.c) bu sözü açıklayarak şöyle buyuruyor:

“Birbirimizi rab edinmemek üzere…” Yani; ne puta ne haça ne tağuta ne ateşe ne de herhangi bir şeye tapmayalım. İbadeti sadece tek olan ve ortağı olmayan Allah’a has kılalım. Bu; bütün rasullerin ilk çağırdığı şeydir. Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Muhakkak biz her ümmete Allaha ibadet edin, tağuttan kaçının demesi için bir rasul gönderdik.” (Nahl:36)

Cureyc dedi ki:

“Birbirimizi rab edinmeyelim.” Yani; Allah’ın yasaklarını ihlal konusunda birbirimize itaat etmeyelim.”

İkrime ise; birbirimize secde etmeyelim, dedi.

“Eğer yüz çevirirlerse bizim müslüman olduğumuza şahit olun deyin!” Eğer bu adaletli sözü kabul etmeyip yüz çevirirlerse siz onlara, İslam üzerinde olduğunuzu ve Allah’ın hükümlerine uymaya devam ettiğinizi söyleyin.”

(Sonra İbni Kesir, Hırakl’e gönderilen mektubla ilgili hadisi zikretti) (İbn Kesir Tefsiri)

Şevkani bu ayetin tefsirinde şöyle dedi:

“Birbirimizi rab edinmeyelim.” Bu ayet; Mesih’i ve Uzeyr’i rab edinenlere bir azarlama, edindikleri bu ilahların kendileri gibi birer beşer olduğuna bir işaret ve aynı zamanda din konusunda, din adamlarını taklid ederek helal dediklerini helal, haram dediklerini haram kabul edenler için bir alçaltmadır. Çünkü böyle yapan kişi taklit ettiği kişiyi rab edinmiş demektir. Şu ayetin manası da buna benzer.

“Allah’ı bırakıp, din adamlarını, rahiplerini…rab edindiler.” (Tevbe: 31) (Sonra Hırakl’e gönderilen mektupla ilgili hadisi zikretmeye başladı.)” (Şevkani-Fethul Kadir Tefsiri)

İşte bu ayeti kerimeyi ve müfessirlerin bu ayeti kerime hakkındaki sözlerini zikrettikten sonra anlaşılmaktadır ki bu ayeti kerime apaçık bir şekilde, şüpheye mahal bırakmadan, kulların canlarını ve mallarını koruyabilmeleri ve zahiren müslüman sayılabilmeleri için yapmaları gereken şeyleri anlatmaktadır. Ayete göre onlardan istenilen şey; yalnız Allah (c.c)’a ibadet etmek, Ona hiçbir şeyi ortak koşmamak ve Allah’tan başka ibadet edilen sahte ilahlardan, tağutlardan ve rablerden beri olup uzak durmak, sadece Allah (c.c)’ın hükümlerine muhakeme olmak ve hiç bir şeyi bu konuda Allah (c.c)’a denk tutmamaktır.

Müfessirlerin bu ayeti tefsir ederken Rasulullah’ın Hırakl’e gönderdiği mektubu zikretmeleri, ayette istenilen şeyin; zahiren dünya ahkamını uygulamanın şart olduğuna ve kanla malı koruyan la ilahe illallah sözünün manasını açıklamasına apaçık bir delil olmasındandır. Şeriat, bir kavme, bir yerde; “Ey kitap ehli!… Müşterek olan söze gelin” diye emrediyor, başka bir yerde de bir kavme hitabederek; “insanlarla la ilahe illallah deyinceye kadar savaşmakla emrolundum” diyorsa ve her iki yerdeki insanlar da aynı ise bu gösteriyor ki; ayetin ve hadisin manası birbirine uygundur. Buna göre kişiye ancak, hem ayetten hem de hadisten istenilen şey yerine getirildiğinde zahiren müslüman hükmü verilir, can ve mal ancak o zaman korunur. İnsanların kalbinden geçenlerin durumu ise Allah (c.c)’a aittir.

Ayetten ve hadisten istenilen ise; tevhide bağlanmak ve şirkin her çeşidini reddetmektir. Bu hem sözde hem amelde gerçekleşmelidir. Hem sözde hem de amelde şirki terkedip tevhide bağlanmak; itaat etmeyi, boyun eğmeyi, tabi olmayı, hüküm verme ve muhakeme olmayı sadece Allah (c.c)’a has kılmayı gerektirir. Yani; yalnız Allah (c.c)’ın kanunlarına ve şeriatine tabi olup bağlanmak, sadece Allah (c.c)’ın helal kıldığını helal, haram kıldığını haram kabul etmek, Allah (c.c)’ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal yapanların ise tağut olduğunu kabul edip onları reddetmek, tekfir etmek ve onları tekfir etmeyenleri de tekfir etmek, bütün gücü bu tağutları ortadan kaldırmak için harcamak ve küçük büyük her konuda Allah (c.c)’ın hükmünü tatbik etmektir.

اتَّخَذُواْ أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا أُمِرُواْ إِلاَّ لِيَعْبُدُواْ إِلَـهًا وَاحِدًا لاَّ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Hüküm vermek sadece Allah’a aittir. Kendisinden başkasına değil, yalnız O’na kulluk etmenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yusuf: 40)

İslam’da Aile Hukuku

     
        Neseb veya evlilikle bir araya gelmiş, ana-baba ve çocuklardan oluşan   topluluk. Büyük baba, nine, torunlar da aile tanımı içine girdiğinden   onlarda   ailenin bir parçasıdırlar. 
    Kadın ve erkeğin birbirlerine karşı duydukları his, arzu, duygu, ve meyiller Sünnetüllah gereğidir. (Âli İmrân, 3/14). Allah’u Teâlâ insana, yaratılışındaki fıtrata uygun olarak bu duyguları vermiş, yalnız bu meyillerin tatmin yolunu da belli prensiplerle sınırlamıştır. Bu sınırlar, sünnete uygun evlenmelerdir. İslâm’a uygun olmayan evlenme ve ilişkilerle meyiller yasaklanmıştır. 
    Evlilik, eşler arasında maddî ve manevi tatmini sağladığından sükunet ve rahatlık unsurudur. Neslin devamı ve gelişebilmesi için evlilik müessesesine ihtiyaç vardır. Kur’an-ı Kerîm ve sünnet’de belirlendiği şekilde olmadıkça bir aile yuvası kurulmasından söz edilemeyeceği gibi, doğan çocukların da meşru olacağı düşünülemez

    İlk aileyi ilk insan Hz. Âdem (a.s.) ile Hz. Havva kurmuştur. O zamandan beri aile müessesesi olgunlaşmış ve gelişmiştir. Bununla beraber, toplumların, ekonomik durumun, iklimin etkisiyle çeşitli aile tipleri meydana gelmiştir. 
    Aile ana-baba, çocuklar, biraz daha geniş anlamıyla karı-kocanın akrabasından oluşur. 
    İslam ailesinin kurulması için ilk şartı mümin bir erkekle mümine bir kadın olması, birbirleriyle sıhriyetin Kur’an’da yasaklananlardan olmaması gerekir. Kur’an’da, anne, baba, kızlar, oğullar, kardeşler, teyzeler ve yeğenlerle evlenmenin haramlığı ile süt kardeşler arasındaki evliliğin yasak olduğu hükme bağlanmıştır. Yine Kur’anî hükme göre hala ve amca ile evlenmek yasaktır. İslâm’ın getirdiği hükümler, iki kız kardeş ve hanımın yeğenini bir arada nikâhlamayı yasakladığı gibi, hanımın vefatından sonra bunların nikâhlanabileceğini de mümkün kılmıştır. Hala ve amca çocuklarının evlenmeleri ise helâl kılınmıştır. Çocukların eşleri ile kayınvalide, üvey anne ve üvey baba ile ve evli kadınlarla evlenmek haramdır. 
    “Sizlere, analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz kardeşlerinizin kızları, kız kardeşlerinizin kızları, sizi emziren süt anneleriniz, süt kardeşleriniz, karılarınızın anneleri, kendileriyle gerdeğe girdiğiniz kadınlarınızın yanında kalan üvey kızlarınız -ki onlarla gerdeğe girmemişseniz size bu engel yoktur-, öz oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeş bu arada olmak suretiyle evlenmek size haram kılındı. Geçmişte olanlar geçmiştir. Doğrusu Allah bağışlar ve merhamet eder.”; “Evli kadınlarla evlenmeniz de haram kılındı.” (en-Nisâ, 4/23-24) buyurulmaktadır. 
    Ailenin huzurlu olması için, aileyi oluşturan bireylerin birbirlerine karşı görevlerini yerine getirmeleri gerekir. Bu görevler şöyle özetlenebilir:
    a- Karı-kocanın birbirlerine karşı görevleri: Karı-koca birbirlerinin eksiklerini, kusurlarını görmemeli, namus ve iffetlerini korumalıdırlar. Böylece bütünleşerek aile saâdetini sağlamalıdırlar. Dinimiz aile reisi olarak erkeği tanır: “Erkekler kadınlar üzerinde hakimdir. ” (en-Nisâ, 4/34) ayeti bunu ifade eder. Çünkü erkekler kadınlardan daha güçlü olarak yaratılmışlardır. Ailesinin geçimini sağlamak erkeğin görevidir. İslâm buna o kadar önem verir ki, bir erkeğin Allah rızasını gözeterek aile fertlerine yaptığı harcamayı sadaka kabul eder. (Riyâzu’s-Sâlihîn, I, 331) 
    Kocanın hanımına karşı hak ve görevlerini hadisler ışığında şöyle sıralayabiliriz: 
Bir kimse hanımına iyi davranmalı, onu kırmamalı, kaba davranışlardan sakınmalıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurur: “Ey ümmetim! kadınlara hayırla muamele etmenizi tavsiye ederim. Çünkü onlar sizin emriniz altındadır. Fazla tahakküme hakkınız yoktur. Ancak açıktan fuhuş irtikâb etmiş olsalar o zaman durum değişir. ” (Riyâzu’sSâlihîn, I, 319) 
    Koca, hanımına hanım da kocasına ilgi göstermeli, saadeti evlerinde aramalıdırlar. Meşru olmayan yollara düşmemelidirler. İffet ve namus konusunda titiz davranmalıdırlar: “Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve ırzlarını zinadan korusunlar. ” (en-Nûr, 24/30) ayeti bunu ifade eder. 
    Erkek, hanımına ve çocuklarına dinî emirleri hatırlatmalı iyi yönde eğitmelidir. “Ailene namaz kılmayı emret” (Tâhâ, 20/132). “Yedi yaşındaki çocuğa namaz kılmayı öğretiniz. On yaşına vardıklarında (kılmazlarsa) cezalandırınız.” (Riyâzu’s-Sâlihîn, I, 339) 
    Koca, kendi mal varlığı ve imkânlarına göre hanımının nafakasını sağlayıp her türlü ihtiyacını gidermekle yükümlüdür. (Ebû Davud, Nikâh, 41). Bu hususta cimrilik ettiği takdirde hanımı ilgili yöneticilere ve yargı makamlarına başvurup durumunu anlatabileceği gibi kocasına danışmadan malından harcama yapabilir. Koca, hanımına asla çirkinsin dememeli, yaptığı işte sürekli kusurlar aramamalı (İbn Mâce, Nikâh, 3), hanımını asla dövmemeli (Buharî, Nikâh, 93), hanımını sürekli zan altında tutup onu gizlice takip etmeye kalkışmamalıdır. (Müslim, İmâre, 56). 
    Hanımının kocasına karşı görevlerine gelince; hanım, ailenin reisi olan kocasına karşı bütün meşru ve İslâmi meselelerde itaat eder. Kadın eşinin malını ailesinin her türlü sırrını, namusunu, çocuklarını korumalıdır. Kadın durup dururken kocasından boşanmayı istememelidir. Çok zor durumda kalmadan kocasından ayrılmak isteyen kadına Cennet kokusu haramdır (Ebû Dâvud, Talâk, 18). Kadın kocasından izinsiz olarak evinden dışarı çıkmamalıdır (Buhârî, Nikâh, 116). 
    Kadının kocasını memnun etmesi onun en önemli görevidir. Bu konuda Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Herhangi bir kadın, kocası kendisinden razı olduğu halde ölürse Cennet’e girer.” (Riyâzu’s Sâlihîn, I, 326). Yine başka bir hadislerinde Resulullah Efendimiz: “Kadın kocasının yatağını (mazeretsiz) terkederek gecelerse, o kadına melekler sabaha kadar lânet ederler.” (Aynı eser, 323) buyurmuşlardır. Kadın kocasına olgun ve iyi davranmalı, zenginliği ve güzelliği ile övünmemeli, ev işlerini düzenlemeli, çocuklarına bakmalı, kocasının malını israf etmemelidir (Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, V, 174). 
     b- Anne babanın çocuklarına karşı görevleri: 
Anne ve babanın ilk görevi, çocukların ihtiyaçlarını karşılamaktır. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurur: “Bir adamın hayır için harcadığı paranın en faziletlisi, ailesine sarfettiği parayla, Allah yolunda kullanacağı atı için verdiği ve bu de Allah rızası için (mücahid) arkadaşlarına sarfettiği paradır. ” (Riyâzu’s-Sâlihîn, I, 329) 
     Çocukların ihtiyaçları temin edilirken ne israfa kaçılmalı, ne de cimrilik yapılmalıdır. Her iki husus da dinimizin uygun görmediği şeylerdir.
     Anne-baba çocuğunu güzel terbiye etmeli, anlayamayacağı bilgilerden ona bahsetmemeli, eğitimde basitten mürekkebe (karmaşığa) gitmelidir. Evvelâ Allah’ı tanıtmalı, imanı kavratmalı, inandırmalı, uygun yasa vardıklarında da ibadetleri öğretmelidirler. Ayrıca neyin iyi, nelerin kötü olduğunu anlatmalı, yeme-içme, oturup-kalkma adabını öğretip bunları benimsetmelidir. Bunlar yapılırken anne babanın çocuklarına iyi örnek olmaları gerekir. Çünkü çocuklar daima büyüklerini taklit ederler.

     Anne-baba, çocuklarına adaletle davranmalı, onların kıskançlık duygularını kamçılamamalı, kız-erkek ayrımı yapmamalıdır. 
Anne-baba çocuklarına güzel isimler koymalı, sünnet ettirmeli, İslâmî bilgi ve duygularını geliştirmelidir.

      Anne-baba çocuklarına sevgi ve merhamet göstermelidir. Peygamber Efendimiz, bir dizine Üsâme’yi, diğer dizine de Hasan’ı oturtur, sonra: “Allah’ım bunlara rahmet ve saâdet ihsan buyur, çünkü ben bunların hayır ve mutluluğunu diliyorum” buyurmuştur (Tecrid-i Sarih Tercümesi, XII, 127) 

     Anne-baba evlenme cağına gelen çocuklarını, temiz ve ahlâklı kimselerle evlendirmelidirler. Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Geride kendisine dua edecek hayırlı bir çocuk bırakan kimsenin amel defteri kapanmaz, kendisine sürekli olarak hayır yazılır” (Ebû Davud, Vesâyâ, 14). 

      c- Çocukların anne ve babalarına karşı görevleri: 
Çocuklar anne ve babalarına itaat etmeli ve iyilikte bulunmalıdırlar: “Biz insana ana babasına iyilik yapmasını da tavsiye ettik.” (Lokman, 31/14). Çünkü bir çocuğun yetişip büyümesinde en büyük fedakârlığı, anne ve baba gösterir. 

     Çocuklar anne ve babalarına karşı saygı ve şefkat göstermeli, istediklerini yerine getirmeli, onları memnun etmelidir. “Anne babaya güzellikle muamele edin, eğer onlardan biri veya ikisi senin yanında ihtiyarlık hâline ulaşırsa sakın onlara “öf” bile deme, onları azarlama, ikisine de iyi ve yumuşak söz söyle” (Lokman, 31/14). 

     “Rabbin şunları kesin olarak buyurdu: Ancak O’na ibadet edin, ana-babaya ihsan ve iyilik yapın. Birisi yahut ikisi de yanında ihtiyarlarsa sakın onlara “öf” bile deme, onlara darılma ve yüzlerine bağırma, ikisine de ikram et ve tatlı söz söyle. ikisine de merhamet besleyerek tevazu göster ve de ki: “Rabbim ikisine de merhamet et, onlar beni küçük iken nasıl terbiye etmişlerse sen de her ikisine merhamet et”. Rabbiniz gönlünüz dekini daha iyi bilir. Ana-baba haklarında iyilik ederseniz Allah size mağfiret eder. Çünkü o, günaha tövbe edenleri muhakkak affedicidir” (isrâ, 17/23-25). 

      Abdullah b. Mes’ud diyor ki: “Peygamber (s.a.s.) Efendimize: 
-Allah’ın katında en sevgili amel hangisidir? diye sordum, Peygamber (s.a.s.): 
-Vaktinde eda olunan namazlar, buyurdu. 
-Namazdan sonra hangisi daha sevgilidir? dedim. 
-Ana-babaya iyilik etmektir, buyurdu. 
-Sonra hangisidir? dedim. 
-Allah yolunda cihaddır, buyurdular. (Riyâzu’s-Sâlihîn, I, 347). 
      Çocuklar anne-babaları hakkında kötü konuşmamalı, onlara sövmemelidir, vasiyetlerini yerine getirmeli, dostlarına ikramda bulunmalıdırlar: “Ey Rabbimiz kıyamet günü, beni, anne-babamı ve bütün müminleri mağfiret eyle. ” (İbrahim, 14/41) diye dua etmelidir. 
Baliğ olan çocuklar ana-babalarının odalarına her zaman izin alarak girmelidirler. Baliğ olmayan küçükler de şu üç vakitte ana-babalarının veya başkalarının odalarına izin ile girmelidirler: 

     Sabah namazından önce, yani yataktan kalkıp giyinileceği zaman; öğle uykusu sırasında yatsı namazından sonra yatılacağı zaman. 
Çünkü bu vakitler karı-koca arasında mahrem vakitlerdir. Allah’u Teâlâ, bütün müminlere bunu çocuklarına öğretmelerini emretmiştir (en-Nûr, 24/58). 

     Hz. Peygamber, “kime iyilik edeyim” diye soran bir sahâbiye şu karşılığı vermiştir: “Ananıza (bunu üç defa tekrarlamıştır) sonra babanıza, sonra en yakın olanlara” (Buhârî, Edeb, 2; Müslim, Birr, 1,2; Ebû Dâvud, Edeb, 120). Yine Peygamber Efendimiz “Anne Cennet kapılarının ortasındadır” (İbn Hanbel, V, 198); “Cennet annelerin ayakları altındadır” (Nesâî, Cihad, 6) buyurmuştur. 

     Çocuklar ana-babalarına karşı daima saygılı olmalı, onlara karşı tatlı dilli, güler yüzlü davranmalıdırlar. Ana-babanın bütün söylediklerini Allah’a itaatsizlik söz konusu olmadıkça, dinlemek ve kabul etmek gerekir. Her işte onların rızasını almaya çalışmalıdır. Onların hizmetlerini kendi hizmetinden önce görmelidir. Öldüklerinde de onları rahmetle anmak, onlar için hayır dua etmek, hayır yapmak, vasiyetlerini yerine getirmek gerekir. 

     Allah’a şirkten sonra en büyük günah ana-babaya itaatsizliktir. Ana baba İslâmî emirleri yerine getirmede ve yasaklardan kaçınmada titizlik göstermiyorlarsa ve hatta kâfir iseler bu onların ana-baba olmalarından doğan haklarını ortadan kaldırmaz. Dolayısıyla onlara Allah’a isyan teşkil etmeyen hususlarda itaat etmek ve her zaman iyi davranmak gerekir. 

      d- Kardeşlerin birbirlerine karşı görevleri: 
Kardeşler birbirlerine karşı iyi davranmalı, küçükler büyüklere itaat edip onlara saygı beslemeli, büyükler de küçüklere hoşgörü ile davranmalıdırlar. Ancak bu şekilde âilede mutluluk ve huzur sağlanabilir. 
Kardeşler maddî hırs sebebiyle, aralarındaki birlik ve beraberliği, ahengi bozmamalıdırlar. 
Kardeşlerin kabiliyetleri birbirlerini kıskançlığa sevketmemelidir. Kimi insan ilme meraklıdır, o sahada ilerler, şan şöhret sahibi olur; kimi insan da ticarete meraklıdır, o sahada çalışır, ilerler, zengin olabilir. Bunları olgunlukla karşılamalı, herkesin aynı şey olamayacağı, aynı sahada çalışamayacağı gerçeği unutulmamalıdır. 

     Aralarındaki -varsa tabii- fikir ayrılıklarını, konuşarak, birbirlerinin düşüncelerine hürmet duyarak çözüm yoluna koymalıdırlar. Sertlikler ve tartışmalar daima kötü sonuçlar doğurur. Ailevî huzursuzluklara, tatsızlıklara neden olur.

     İslâm aile hukukunun özelliklerine gelince; 
     Evliliğin gayesi aileye huzur ve mutluluk, toplumda da iyi bir nesil temin etmektir, “Onun (varlık ve kudret) alâmetlerinden birisi de size kendinizden eşler yaratmasıdır, ki siz onlarla huzur ve sükûnete kavuşursunuz. Ve aranıza sevgi ve rahmet koymuştur.” (er-Rûm, 30/21). “Onlar (kadınlarınız) sizin için elbise, siz de onlar için elbisesiniz…”(el-Bakara, 2/187).     

      İslâm cinsî ihtiyacın tatminini tabii karşılamakla beraber evliliğin gayesinin bundan ibaret olmadığını söylemektedir. “Doğuran siyah kadın, doğurmayan güzel kadından daha iyidir”, “Evlenin, çoğalın: Çünkü ben kıyamet gününde diğer ümmetlere karşı sizinle iftihar edeceğim” (Avnu’l Ma’bûd Şerh Ebu Dâvud, I, 173). Kocanın karısıyla müşterek, yüce ve insanî bir hayat sürmek arzusunun belirtisi olan mehrin sembolik bir şey olması da aynı gayeye matuftur.

 
     Ailenin mutluluğu çocukların asaleti ve İslâm toplumunun kurtuluşu evleneceklerin birbirlerini seçerken kullandıkları ölçü ile yakından ilgilidir. Bu konuda Resulullah (s.a.s.) şöyle bir ölçü koymuştur: “Kadın dört özelliğinden dolayı nikâhlanır: Malı, asaleti, güzelliği ve dindarlığı; eli toprak olasıca, durma dindarını bul!” (Buhârî, Nikâh, 16). 

      İslâm’da evlilik, formalite ve merasimlerden uzak İslâmî bir akittir. Nikâh*’ın ilân edilmesi, yakın dost ve akrabaya ziyafet verilmesi, tef vb. çalınıp şenlik yapılması güzel telâkki edilmiş, teşvik görmüş, böyle bir davete icabet etmemek hoş karşılanmamıştır (Buhârî, Nikâh, 66 vd.). 

      Evlilik gerçekleşince karı ve koca Allah önünde birbirlerinin haklarına uymakla yükümlüdürler. Bu karşılıklı haklar aile reisliği hariç eşitlik esasına dayanır. Evlilik kadının şahsiyetini ortadan kaldırmaz, erkeğin hukukî ve sosyal kişiliği eşinin haklarını gölgelemez. Kadın kendi aile ismini taşıyabilir, kendine ait mallar üzerinde tam ve bağımsız bir tasarruf yetkisini kullanabilir. 

       Karı-koca birbirlerine iyi niyet ve güzel ahlâk ile davranacaklardır. “İyileriniz, ailesine karşı iyi olandır…” (İbn Mâce, Nikâh, 50). Ufak tefek huysuzluk, geçimsizlik ve kusurlara sabredecek, yuvanın yıkılmaması için tahammül göstereceklerdir: “…Kadınlara normal ve iyi davranın; onlarda hoşunuza gitmeyen bir şey olursa belki bir şey hoşunuza gitmediği halde Allah onu birçok hayırla doldurmuştur. ” (en-Nisa, 4/19) Anlaşmazlık büyürse hakeme başvurulacak, hakemler de âilenin devamını sağlayamazlarsa son çare olarak, usulüne uygun “tedricî boşanma” sistemi uygulanacaktır . 

       İslâm aile hukuku, dördü geçmemek üzere ve oldukça güç durumlara ve şartlara bağlı olarak erkeğin aynı zamanda birden fazla kadınla evlenmesine izin vermiştir. İlk eş, üstüne evlenilmemesi şartını koşmuş ise ikinci evlilik yapılamayacağı gibi, usulüne uygun evlenmelerde eşlerin hukuk ve şahsiyetini gözönünde bulundurmak gerekir. 

        Manevî ve ahlâkî ilişkiler yanında anne-baba ile çocuklar arasındaki hukûkî münasebetler de itina ile tanzim edilmiştir. Ehliyet, velâyet ve vesâyet hükümleri babalı veya yetim bütün çocukların durumları ve menfaatları ile alâkalıdır. İslâm muhtaç ana babaya çocuklarının bakmasını, erkeğin karısına ve muhtaç olan akrabasına geçim sağlamasını teminat altına almıştır. Nihayet miras hükümleri de yakından uzağa bütün hısımların, ölenin malı üzerindeki haklarını tesbit etmiştir . 

        İslâm hukuku evlilerin zinasını şartları tahakkuk ettiği takdirde- ölüm cezasına çarptırdığı, zinayı bu ölçüde yasakladığı için ona götürmesi muhtemel bütün şüpheli yolları tıkamış, kadınlarla erkeklerin karışık eğlenmelerini, yabancı bir erkekle kadının baş başa kalmasını, kadının, yanında bir yakını bulunmadan, yalnız başına yolculuğa çıkmasını, kadın ve erkeğin birbirine ısrarla bakmalarını yasaklamıştır. İslâm’da âile düzeninin oturduğu bu temeller, İslâm hukukunun aile anlayışını her hâliyle ortaya koymaktadır. 

Şâmil İA

İmandan sonra münafıklık

İmandan sonra münafıklık

Özetle söyleyecek olursak, haberlerde iman ettikten sonra münafıklık yapanlara dair rivayetleri burada kaydetmemiz oldukça uzun sürer.Bu gibi kimseler müslüman idiler ve onlar imana da sahiptiler, işte Yüce Allah’ın örnekte söz konusu ettiği ışık budur.Eğer mihnete düşmekten ve münafıklıktan önce ölmüş olsalardı, sevap kazanmalarına sebep teşkil edecek bu tür bir İslâm üzere ölmüş olurlardı. Bununla birlikte sınanıp da imanları üzere sebat eden hakiki mü’minlerden de olmayacakları gibi, sınama ve mihnet sebebiyle imandan irtidat eden hakiki münafıklardan da olmayacaklardı.Günümüz müslümanlarının bir çoğunun veya pek çoğunun hali de budur. Bunlar iman ehlinin zaaf ve sarsıntıya uğradığı mihnetlerle karşı karşıya kaldıklarında, imanları çokça azalır, onların çoğu veya onlardan birçok kimse münafıklık eder. Onlardan düşman galip geldiği takdirde irtidadını da açığa vuran olur. Biz de, bizden başkaları da, bu türden ibretli çok şeyler gördük. Eğer müslümanlar afiyette olur, yahut müslümanlar düşmanlarına karşı muzaffer olurlarsa, bunlar da müslüman kalmaya devam ederler. Bunlar hem içten, hem dıştan Rasule iman eden kimselerdir. Fakat onların bu imanı zorluk ve sınamalar karşısında sebat gösteremeyen bir imandır.

İşte bu gibi kimseler tarafından farzların terkine, haram şeylerin işlenmesine çokça rastlanılır. Bunlar:

“iman ettik” deyip de kendilerine:

“De ki: Siz iman etmediniz, fakat teslim olduk deyin. İman kalbinize girmemiştir.” (Hucurat, 14) denilen kimselerdir.

Yani hakiki mü’minlerin ehli oldukları mutlak iman, sizin kalbinize girmemiştir demektir. İşte kitap ve sünnetin işaret ettiği gibi, Allah’ın kitabında mutlak iman denilirken anlaşılması gereken budur.

Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Mü’minler ancak Allah’a ve Rasûlüne iman eden, sonra da şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad eden kimselerdir. İşte onlar sadık onlanların ta kendileridir”  (Hucurat, 15) buyurmuştur.

Bu gibi mü’min kalplerde, imanı sarsan mihnetler esnasında şüphe ve tereddüt meydana gelmez.

“Şüphe ve tereddüt” ise (reyb) kalbteki ilimde ve kalbin amelinde olur.

“Şek” ise ancak ilimde söz konusudur. Bu bakımdan kalbi ilim ve iman bakımından itminan bulan kimselerin dışında “yakin” sahibi olmakla nitelendirilmez. Aksi takdirde hakkı bilen olmakla birlikte musibet yahut korku onda büyük bir sabırsızlık ve dirençsizlik meydana getirmişse,yakin sahibi olmaz.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“İşte orada mü’minler imtihan edildi ve şiddetle sarsıntıya uğradılar.” (Ahzab, 15)

Mü’min bir kimsenin münafıklık şubelerinden herhangi bir şubeye maruz kaldığı çokça rastlanılır. Daha sonra Allah ona tevbe etmeyi nasib eder. Kimi zaman münafıklığı gerektirici bazı şeyler de kalbinde görülebilir ve Allah bunları ondan bertaraf eder. Mü’min şeytanın vesveseleri ile de imtihan edildiği gibi kalbine sıkıntı veren küfür vesveseleri ile de imtihan edilir.

Nitekim ashab-ı kiram şöyle demişti:

Ey Allah’ın rasulü, bizden herhangi bir kimse içinde öyle şeyler hissediyor ki gökten yere düşmesi o içinden geçen şeyi söylemesinden onun için daha çok arzu edilir bir şeydir.

Hz. Peygamber şu cevabı verir:

“İşte imanın sarih şekli budur.” Bir başka rivayette ise:

“İçinden geçen o şeyi söylemesi onun için çok büyük bir iştir.” (Müslim, İman, 209, 211; Ebû Dâvûd, Edeb, 109) demesi üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

“Onun hile ve tuzağını vesveseye dönüştüren Allah’a hamdolsun.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 109)

Yani onu çok büyük bir ölçüde tiksinilecek bir şey olarak görmekle birlikte bu vesvesenin husule gelmesi ve bunu kalpten defetmesi, imanın sarih durumu dolayısıyladır. Bu, düşman kendisine gelip de onu mağlup edinceye kadar düşmana karşı savunma yapan mücahid kimseye benzer, işte en büyük cihad budur.

“Sarih” ise halis demektir. Halis süt demek için sarih tabirini kullanmaya benzer. Bu imanın sarih oluş sebebi ise bu şeytanî vesveselerden tiksinmeleri ve bunun sonucunda imanın ondan arınarak sarih (halis) hale gelmesi dolayısıyladır.

Bütün insanların bu tür vesveselerle karşılaşması kaçınılmaz bir şeydir.

- Kimisi bu vesveselere uygun hareket eder, kâfir veya münafık olur.

- Kimisinin de kalbi şehvet ve günahlara o kadar dalmış olur ki, dine talib olmadığı sürece bu vesveselerin farkına varmaz. O takdirde ya mü’min olur veya münafık.

Bu bakımdan insanlara namazda iken arız olan vesveseler namaz kılmadıkları hallerde arız olmaz. Çünkü kul rabbine yönelmek, yaklaşmak ve yakınlaşmak isteyince, şeytanın kulun kalbine hücumları çoğalır. Bundan dolayı namaz kılanlar, başkalarının karşı karşıya kalmadıkları şeylere maruz kalırlar, ilim ve din bakımından havastan olan kimselere arız olanlar, avamdan olanlara göre daha çoktur, işte bundan dolayı ilim ve ibadet talibi olanlar öyle birtakım vesvese ve şüphelerle karşı karşıya kalırlar ki, bunlar başkalarında görülmez. Çünkü başkaları zaten Allah’ın şeriatının ve yolunun izleyicileri değildir. Aksine bunlar rabbinin zikrinden yana gaflet içerisinde hevasına yönelirler. Şeytanın istediği de zaten budur. Halbuki ilim ve ibadet ile rablerine yönelenlerin durumu böyle değildir. Şeytan onlara düşmandır. Onları Allah’ın yolundan alıkoymaya çalışır.

Yüce Allah şöyle buyurur:

“Şüphesiz ki şeytan sizin bir düşmanınızdır. Siz de onu düşman tutun.” (Fatır, 6)

İşte bundan dolayı Kur’an-ı Kerîm okuyacak kimseye, kovulmuş olan şeytandan Allah’a sığınması (istiazede bulunması) emri verilmiştir. Çünkü emrolunduğu şekliyle Kur’an-ı Kerîm okumak, kalbi büyük bir imana mazhar kılar. Yakinini, huzur ve şifasını artırır.

Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Kur’an’dan öylesini indiriyoruz ki, o mü’minler için bir şifa ve rahmettir. Zalimlerin ise hüsrandan başka bir şeylerini artırmaz.” (İsra, 82)

Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

“İşte bu insanlara bir açıklamadır. Sakınanlar için bir hidayet ve bir öğüttür.”(Al-i İmran, 138)

Ayrıca Yüce Allah:

“Takva sahipleri için bir hidayettir” buyurduğu gibi, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:

“İman etmiş olanlara gelince daima onların imanını artırır ve onlar biribirleriyle müjdeleşirler.” (Tevbe, 124)

Bu her mü’minin içinde hissettiği bir durumdur. Şeytan vesveseleriyle, kalbi Kur’an ile yararlanmaktan meşgul etmek suretiyle alıkoymaya çalışır. O bakımdan Yüce Allah Kur’an okuyacak olana Kur’an okuduğunda şeytandan Allah’a sığınmasını emretmek üzere şöyle buyurmaktadır:

“Kur’an’ı okuduğun zaman kovulmuş olan şeytandan Allah’a sığın. Şüphesiz iman edip de yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun hiçbir hakimiyeti yoktur. Onun hakimiyeti ancak kendisini dost edinip de onu Allah’a ortak koşanlar üzerindedir.” (Nahl, 98-100)

İstiaze ile Allah’a sığınan, Allah’ın himayesine girmiş, ona sığınmış, şeytana karşı ondan yardım dilemiş olur. Ondan başkasından yardım dileyen, yardım dilediği kimseye sığınmış olur. Kul Rabbine sığındı mı, Ondan yardım dilemiş, O’na tevekkül etmiş olur. Allah da onu şeytandan korur, ona karşı himaye eder.

Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Sen en güzel şey ile defet. O zaman seninle onun arasında düşmanlık olan kimse sanki sıcak bir dost gibi olur. Buna ancak sabredenler kavuşturulur ve buna ancak büyük bir pay sahibi olanlar kavuşturulur. Eğer sana şeytandan bir vesvese gelirse hemen Allah’a sığın. Çünkü o her şeyi işitendir, her şeyi bilendir.”(Fussilet, 34-36)

Buhârî ile Müslim’de Peygamber (s.a.v)’in şöyle buyurduğu kaydedilmektedir:

“Ben öyle bir söz biliyorum ki onu söyleyecek olsa içinde hissettiği şeyler ondan uzaklaşıp gidecektir. (Bu) Eûzu billahi mine’ş-Şeytani’r-Racîm, (kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım) sözüdür.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 3; Tirmizî, Deavât, 51-52)

Şanı Yüce Allah kuluna hayır işlemek arzu ettiğinde o hayırlı işten şeytanın kendisini engellememesi için istiaze getirmesini emretmiştir. Kulun hasenatı işlemek istemesi halinde önlemek arzusu ile şeytanın ona kötülükleri arzetmesi halinde ve şeytanın kendisine kötülükler işlemesini emretmesi halinde de istiazede bulunmasını emretmiştir, işte bundan dolayı Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Şeytan sizden herhangi bir kimseye şunu kim yarattı, bunu kim yarattı? deyip durur ve sonunda peki Allah’ı kim yarattı? diye sorar. Kim böyle bir şey hissederse hemen Allah’a sığınsın ve böyle düşünmekten vazgeçsin.” (Müslim, İman, 214)

Şeytanın -düşmanın düşmanına yaptığı gibi- kulu bir kötülüğe düşürmek, yahut bir hayırdan alıkoymak istemesi halinde istiazede bulunmasını emretmektedir.

İnsanın ilim ve ibadet arzusu daha çok olduğu ve başkasına göre daha güçlü irade ve arzusu daha tam olduğu takdirde -eğer Allah onu korursa-şeytandan görüp çekecekleri de daha büyüktür. Eğer şeytan ona karşı güç ve imkan bulacak olursa, böylesini içine düşürdüğü fitneler daha büyük olur.

O bakımdan Şa’bi şöyle demiştir:

Her ümmetin alimleri o ümmetin en kötüleridir. Müslümanlar müstesna. Çünkü onların alimleri en hayırlılarıdır.

Müslümanlar arasında ehl-i sünnet ise diğer din mensupları arasında müslümanlar gibidir.

Şöyle ki:

Müslümanların dışındaki her ümmet sapıktır. Onları saptıran da ilim adamlarıdır. O bakımdan ilim adamları onların en kötü olanlarıdır. Müslümanlar ise hidayet üzeredirler. Hidayet ise alimleri vasıtasıyla açık-seçik bir şekilde ortaya çıkar. O bakımdan onların alimleri en hayırlılarıdır.

Ehl-i sünnet de böyledir. Onların imamları ümmetin en hayırlılarıdır. Bid’at ehlinin hayırlıları ise ümmete günahkarlardan daha çok zararlıdır. Bu bakımdan Peygamber (s.a.v) Haricîlerin öldürülmesini emrettiği halde, zalim yöneticiler ile savaşmayı yasaklamıştır.

Diğer taraftan ümmetin alimleri ilim ve ibadete karşı çok düşkün ve ondan adeta doymazlar. O bakımdan kendilerini saptıran vesveselerden maruz kaldıkları -ki onlar bu vesveseleri hidayet zannederek bunlara boyun eğerler- başkalarına arız olmayacak bir şekildedir. Aralarında bu vesveselerden kurtulabilenler ise takva sahihlerinin önderlerinden hidayet kandillerinden ve ilmin pınarlarından birisi olur.

Nitekim İbn Mes’ud arkadaşlarına şöyle demiştir:

“İlmin pınarları, hikmetin kandilleri, gecenin ışık saçıcıları olunuz. Kalpleriniz yeni, evlerinizin sergileri basit, elbiseleriniz eski olsun. Sema ehli arasında tanınır ve yeryüzündekilerin de gözlerinden saklanırsınız.”

İbni Teymiyye-(7.Cilt)

İslâm beş esastan mı ibarettir?

   İslâm beş esastan mı ibarettir?

   Hakkında soru sorulan hususlardan birisi de şudur:

   Eğer Yüce Allah’ın farz kıldığı zahiri ameller beşten daha fazla ise, niçin İslâm bu beş esastır demiştir?

Bazı kimseler bunları İslâm’ın en açık, belirgin ve büyük şiarları olduğunu belirterek cevap vermişlerdir. Kulun, bunları yerine getirmekle İslâm’ı tamam olur, onları terketmekle de İslâm’a bağlılığının çözüldüğü hissini verir.

Meselenin tahkiki ise şudur:

Peygamber (s.a.v) kulun rabbine mutlak olarak teslimiyeti olan dini söz konusu etmiştir ki, bunda muayyen olarak herkesin ihlaslı bir ibadeti Allah’a halis kılarak, O’na ibadet etmesi gerekir. Bu ise bu beş esastır.

Bunun dışındakiler ise, birtakım sebeplerle bazı maslahatlar için farz olur. Bunların farziyeti bütün insanları kapsamına almaz.

Hatta kimi zaman cihad iyiliği emretmek, kötülüğü yasaklamak gibi farz-ı kifaye de olur, buna bağlı olarak emirlik, hüküm vermek, fetva vermek, Kur’an okutmak, hadis öğretmek ve benzeri diğer hususlar da bunlara tabidir.

Ya da bu, insanlara ait olan bir hak sebebiyle farz olur ve bu farz sadece lehine veya aleyhine vacib olan kişiye has olur. Bunun düşünülmesi ile düştüğü de olur. Üzerinde hak olan kimsenin ibra edilmesi, yahut maslahatın gerçekleşmesiyle, maslahatın veya ibranın meydana gelmesiyle bu hakkın düştüğü de olur. Borçların ödenmesi gasbedilen şeylerin, ariyetlerin, vediaların geri verilmesi, kan, mal ve namus konularındaki haksızlıkların cezalandırılması insanlara ait haklardır. Bunlardan ibra edildiklerinde, bu haklar düşer. Ayrıca bunlar herkese değil, bazı şahıslar üzerine vacibtir ve her durumda da bunların vücubu söz konusu değildir.

Allah’a karşı, gücü yeten her kula katıksız bir ibadet olarak bunların vücublarından söz edilemez. Bu bakımdan müslümanlar, yahudiler ve hıristiyanlar bunlarda ortaktırlar.

Fakat beş esasın durumu böyle değildir. Bu beş esas müslümanların özellikleri arasında yer alır.

Fakat akrabalık bağını gözetmek, zevcenin, çocukların, komşuların, ortakların, fakirlerin haklarına riayetin vücubu, şahitlik, fetva, yargı, emirlik (yöneticilik) iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak ve cihad gibi bütün hususlar birtakım insanlar hakkında arızî bazı sebepler dolayısıyla vacib olur. Bu ise birtakım menfaatleri gerçekleştirmek ve birtakım zararları kaldırmak için arız olur. Eğer bunlar insanın fiili olmaksızın meydana gelecek olursa, farz olmaları da söz konusu değildir. Ortak olan herhangi bir şey ise kifaye yoluyla farz olur.

Özel olan ise, Amr üzerinde değil de sadece Zeyd üzerine farz olur. Muayyen bir işin farz oluşunda, herkese farz oluşunda beş esasın dışında hiç birisinde insanlar arasında ortaklık yoktur. Zeyd’in hanımı ve akrabaları, Amr’ın hanımı ve akrabaları değildir. Dolayısıyla bunun üzerindeki farzın benzeri öteki üzerinde yoktur.

Halbuki Ramazan ayı orucu, Beytullah’ın haccedilmesi, beş vakit namaz ve zekât böyle değildir. Zekât, her ne kadar malî bir hak ise de, Allah için yerine getirilmesi gereken bir farzdır. Bu zekâtın harcama yerleri (ilgili ayette belirtilen) sekiz sınıftır. Bundan dolayı zekâtta niyet farz olur. Başkasının, onun izni olmadan, yerine getirmesi caiz değildir. Kâfirlerden de zekât vermeleri istenmez. Kul haklarında ise niyet farkı yoktur. Başkası onun yerine eda edecek olursa onun izni olmasa bile onun zimmeti ibra olur. Kâfirlerden bu hakları yerine getirmeleri istenir. Keffaretler gibi.

Yüce Allah için hak olarak vacib olan şeylerse, kulun sebep olması dolayısıyla vacib olurlar. Ayrıca bunlarda ceza olma yönü de vardır.

Allah için farz olanlar üç türlüdür:

1 – Namaz gibi ibadet,

2 – Hadler,

3 – Keffaret ve bunları andıran safi cezalar, hacdaki keffaretler, nezir (adak) yoluyla vacib olanlar da böyledir. Bütün bunlar kulun yaptığı bir fiil sebebiyle vacib olurlar ve bunlar ödenmesi gereken bir haktır.

Zekât ise, Allah için kişinin malında bir hak olarak farzdır. Bundan dolayı malda zekâtın dışında bir hak yoktur denilir. Yani mal sebebiyle zekât dışında ödenmesi farz olan bir hak yoktur. Yoksa o malda mal dışında kalan sebepler dolayısıyla birtakım farzlar vardır. Yakın akrabaya, zevceye, köle ve sahip olduğu hayvanlara gerekli nafakayı vermek, akilenin yüklenmesi, borçların ödenmesi, musibetler zamanında bağışta bulunması, aç olana yedirmesi, çıplak olanı giydirmesi ve buna benzer diğer mali farzlar, kifâye yoluyla farzdır. Fakat bütün bunlar arız olan bir sebep dolayısıyla farz olurlar ve bunların vücubu için malın varlığı şarttır. Tıpkı hacda istitaa (yol bulabilmek) in şart olması gibi. Kişinin kendisi, vücubun sebebi, istitaa ise, vücubun şartıdır. Zekâtta mal ise sabeptir, vücub da onunla birlikte söz konusudur. Eğer bulunduğu yörede zekât verecek kimse yoksa, bir başka yöredeki kimseye verir. Zekât, Allah için vacib olan bir haktır. İşte bundan dolayı birtakım fakihler şöyle demiştir:

Zekâtta teklif şarttır. Küçüğe ve deliye farz değildir.

Genel olarak ashab-ı kiram, Malik, Şafiî, Ahmed gibi cumhur ise, küçüğün ve delinin malında da zekâtın farz olduğunu söylemişlerdir. Çünkü küçük ve delinin malı, diğer kimselerin malı gibidir. Bu konuda velileri onların yerini tutar. Bedenî hallerde ise durum böyle değildir. Çünkü bedenleri, akıllarının olması halinde, tasarrufta bulunur. Bunların akılları ise eksiktir. Bu onların sahip oldukları arazilerdeki öşrün farz olmasına benzer. Bununla birlikte öşrü zekâttaki hak sahibi olan sekiz grup insan hak eder. Küçükle delinin mallarında keffaretin ödenmesinin farz oluşu da böyledir. Namaz ve oruç ise aklın bunların farziyetinden yana acze düşmesi sebebiyle kalkar, özellikle buna küçükte olduğu gibi, bedenî acizlik de eklenirse. Malda ise bu husus söz konusu değildir. Veli o bakımdan anlama konusunda onların yerini tutar. Nitekim malda yerine getirilmesi gereken bütün hususlar da onların yerine geçer. Bedenlerinde ise herhangi bir şeyin farziyeti söz konusu değildir.

İbni Teymiyye – (Cilt-7)

Milletvekili adayı olmanın anlamı nedir?

Milletvekili adayı olmanın anlamı nedir?

Milletvekili Adayı Olmanın Anlamı :
Milletvekili adayı olmanın anlamı şudur: “Ben sizin adınıza bu maksatla kurulmuş bulunan kurumda gidip teşri (kanun koyma) yapacağım, her biriniz bir fert olmanız dolayısı ile elinizde bulunan genel hakimiyet yetkisinin birer parçasını bana vekaleten belli bir süre devretmenizi istiyorum. Böylelikle ben yeterli sayıdaki temsil oylarımı toplayabildiğim takdirde, sizin adınıza egemenlik yetkisini kullanacağım ve teşri faaliyetlerine katılacağım.“ demektir.

Kur’an- Kerim‘de Allah‘tan başka kanun koyan ve Allah’tan başka hükmüne başvurulan ya da hükmü kabul edilen herkes ve her kurumun ortak adı bilindiği gibi “tağut“ tur.Tağutun reddi ise ,iman edebilmek şerefine nail olmanın ilk ayağıdır.

لاَ إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ قَد تَّبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّ فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِن بِاللّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَىَ لاَ انفِصَامَ لَهَا وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ  

Dinde Çirkin şey Yoktur.“ Hak ile batıl apaçık meydana çıkmıştır. Kim tağutu inkar eder ve Allah’a iman ederse o, muhakkak kopması mümkün olmayan sağlam kulba yapışmış olur “ (Bakara 256)

Tağutun ve tağuti düzenlerin egemenliğini kabul etmek , iman ile bağdaşabilir bir eylem olamaz.

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُواْ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَن يَتَحَاكَمُواْ إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُواْ أَن يَكْفُرُواْ بِهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَن يُضِلَّهُمْ ضَلاَلاً بَعِيدًا  

”Sana indirilen ve senden önce indirilmiş olanlara her halde iman ettiklerini ileri sürenlere bakmaz mısın ki , onu inkar etmekle emrolundukları halde yine tağutun hükmüne başvurmak isterler. Şeytan da onları uzak bir sapıklıkla büsbütün saptırmak ister “ (Nisa 60)

Şu ayeti kerimede Allah’ın emir ve hükümleri dışında teşri yapmanın , teşri yetkisine sahip olunabileceğini kabul etmenin, hüküm ve mahiyetini açık bir şekilde ifade etmektedir.

أَمْ لَهُمْ شُرَكَاء شَرَعُوا لَهُم مِّنَ الدِّينِ مَا لَمْ يَأْذَن بِهِ اللَّهُ وَلَوْلَا كَلِمَةُ الْفَصْلِ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ  

”Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği bir dini getiren ortakları mı var?. Eğer erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz zalimlere can yakıcı bir azap vardır.(Şura.21 ) 
“Yoksa onların , Allah’ın izin vermediği şeyleri kendilerine dinden şeriat yapan (Allah’ın hükümlerine aykırı hükümler koyan , Allah’a eş koştukları ) ortakları mı vardır ?” (Şura 21)

Demokratik seçimlerde ve benzeri bütün eylem süreçlerde ,müslümanın demokrasinin herhangi bir halkasında yer alarak tağuti düzenin işlerlik kazanmasında bir katkıda bulunması , İslam’ın konu ile ilgili ilke ve hükümlerine aykırıdır.