İbn Teymiye’nin inanç ve fikirleri

İbn Teymiye selef tarzı inanç ve düşüncenin en büyük, en ciddî, en esaslı, en bilgili, en şuurlu, en ihatalı, en mantıklı ve en başarılı savunucusudur.Bu husus hiç bir tartışmaya mahal bırakmayacak apaçık bir gerçektir. Selef tarzı inanç ve düşünce İbn Teymiye’nin şahsında patlama noktasına ulaşarak zirveye çıkmıştır.

    Bu inanç ve düşünceyi İbn Teymiye’den daha mâkul, daha ilmî ve daha teferruatlı bir şekilde islâm cemaatına sunan başka bir selefiyeci yetişmediğinden o kendisinden evvelki selefîlerin yüz akı ve hayrül halefi, kendisinden sonra gelenlerin iftihar ve gurur kaynağı, üstadı ve rehberi olmuştur.

    İslâm cemiyetinin İbn Teymiye gibi bir dehâyı ve hârikayı nasıl yetiştirdiğini anlayabilmek için İslâm düşüncesinin başlangıçtan itibaren ona gelinceye kadar geçirdiği safhaları ve uğradığı değişiklikleri göz önünde bulundurmak şarttır. Bu durumu kısaca belirtmek için şöyle bir tasnif üzerinde kısaca duralım.

    1-Yunan felsefesinin bir devamı olmak üzerine felsefe, Fârâbî, İbn Sina ve İbn Rüşd gibi büyük filozoflar tarafından kuvvetli bir şekilde İslâm cemiyetine benimsetilmiş, başlangıçta bu felsefeyi reddeden kelâm âlimleri bile bu felsefeyi bazan kısmen, bazan da bütünüyle kabul edip medreselerde okutmuşlardı. Böylece felsefe ve mantık, bütün şer’î ve dinî ilimleri te’sir alanına almış ve büyük ölçüde güdümüne sokmuştu.

    2-İbn Teymiye zamanında Mutezile mezhebi ortadan kalkmış, lâkin fikir ve görüşleri değişik biçimler alarak sünnî kelâmında yaşama ve varlığını muhafaza imkânını bulmuştu. Haricîler ise te’sirlerini kaybetmişlerdi. Fakat şiîlik ve bâtınîlik varlığını koruyor, tasavvuf yoluyla Sünnîliğe te’sir ediyordu.

    3-Eş’arîlik başlangıçta mutezileye tepki olarak doğan bir Sünnî kelâmı mahiyetinde olmakla beraber felsefe ve mutezilenin te’sirine mâruz kalması neticesinde onlardan farksız bir hale gelmiş bir yığın îtikadî bid’atın ortaya çıkmasına yol açmıştı.

    4-Hanefîlik, Mâlikîlik, Şafiîlik ve Hanbelîlik gibi amelî sünnî mezhepleri feyizli bir içtihad dönemini geride bırakarak kısır bir taklit dönemine girmiş, hukukî çalışmalarda âyet ve hadîs yerine imamların rey ve kıyaslarını hareket noktası olarak kabul etmiş, bu da bir alay amelî bid’atın ortaya çıkmasından mâada nasların geri plânda kalmasına sebep olmuştu.

    5-Başlangıçta bir zühd hareketi olarak ortaya çıkan, sonra vahdet-i vücut namıyla tamamıyla hususî bir felsefe vücuda getiren, geniş ölçüde felsefe ve diğer din ve mezheplerin te’sirinde kalan tasavvuf, İbn Teymiye zamanında alabildiğine yayılmış ve geniş kitleleri te’sir sahasına almış, haddi hesabı olmayan bir çok îtikadî ve amelî bid’atın kaynağı olmuştur.

    İbn Teymiye’nin esas maksadı ve gayesi hangi yollarla ve hangi ihtiyaçların şevkiyle olursa olsun İslama sonradan ilâve edilmiş bid’at mahiyetindeki îtikad ve amellerden dini arındırıp onu sahabe zamanındaki ölçüler içinde ortaya koymak, bir bütün olarak İslâm dinini onun ilk muhataplarının anladığı biçimde arapçanın kelime ve cümle yapısına sadık kalarak anlamak ve anlatmaktır. O böyle yapmayı her şeyden evvel dinî bir görev bilmekte, müslüman olmanın şartı saymaktadır. Fakat İslâm cemiyetinde müşahede ettiği geriliğin, zayıflığın, kargaşanın, dağınıklığın, uyuşmazlıkların ve huzursuzlukların, devası ve şifası olarak da bahsedilen hususu, yani İslâm dinini aslındaki safveti ve ilk sadeliği ile anlamayı ve uygulamayı görmektedir. Böylece hem îtikadî, hem pratik sebepler onu böyle hareket etmeye mecbur etmiştir. Şu halde İbn Teymiye’nin işi son derece zordur. Zira bu hedefe ulaşabilmesi için işrakî ve meşşaî filozoflardan başka mutezile ve şiîlik gibi bid’atcı mezheplerle de mücadele etmek zorundadır. Bundan daha zoru kendilerini Sünnîliğin temsilcisi şeklinde takdim eden Eş’arîlik ve tasavvuf gibi hareketlerle hattâ fıkıh mezhebi mensubu taklitçi âlimlerle mücadele etmek mecburiyetinde kalmış olmasıdır. Gerçekten de İbn Teymiye mücadelesinde daha çok sünnî kadı, müftü, fakîh, kelâmcı ve mutasavvıflarla karşı karşıya gelmiş ve onlar tarafından bid’atcı, sapık ve kâfir olmakla itham edilerek defalarca zindanlara atılmış, en sonunda sünnî kadı ve müftülerin verdiği fetva ile atıldığı hapishanede iken hayata veda etmişti. Şiddetle aleyhlerinde bulunduğu Şiilerin, bâtınîlerin, alevîlerin, mutezilenin ve filozofların İbn Teymiye’ye verdikleri hiç bir zarar ve yaptıkları herhangi amelî ve fiilî baskı yoktur. Sünnî âlimleri İbn Teymiye’yi şiddetle suçlayıp mahkûm ederken İbn Teymiye’nin kendilerine ölümcül darbeler indirdiği şiîler, bâtınîler, ittihadcılar, hulûlcular ve haçlılar bu durumu zevkle seyredip şamata yapmışlardır.

    İbn Teymiye’ye göre o çağdaki sünnîlerin sahip çıktıkları ve savundukları Sünnîlik geniş çapta kelâm ve tasavvufun, kısmen de fıkhın te’siriyle çehresi değiştirilmiş, te’villerle çarpıtılmış, taklitçilikle çığırından çıkarılmış bir Sünnîliktir. O güne kadar sadece Sünnîliğe karşı olan mezheplerin Sünnîliği yıkmak için söyledikleri, yukarıdaki sözleri Sünnîliği hakikî çehresiyle ve ilk şekliyle ortaya koymak ve uygulamak maksadıyla İbn Teymiye’nin söylemesi Sünnîliği içten yıkmak tarzında anlaşıldığından bütün şimşekleri üzerine çekmesine yetmişti. Çünkü o zaman Sünnîliğin ortada olduğu ve uygulanmakta bulunduğu hususunda umumiyetle kimsenin şüphesi yoktu. Bahsedilen gayeye ulaşmak için İbn Teymiye’nin geniş çaplı ve köklü bir ihya, ıslah ve tecdid hareketine girişip maksadını beliğ ve ikna edici bir şekilde cazip ve selis bir üslûpla ifade etmesi pek çok kimseyi şaşırtmıştı. Bir taraftan ona şiddetle muhalif olanlar bile sözlerinde pek çok hakikat olduğunu görüp bunu itiraf ederken, diğer taraftan esas itibariyle kendisine taraftar olanlar da bazı fikirlerini ifrat sayıp onu tenkid etmişlerdir. İbn Teymiye hakkındaki tartışmaların ardı arkası gelmemesinin sebebi biraz da bu durumdur.

    İbn Teymiye hareketi Sünnîliğin bağladığı kabuğu kırma faaliyetidir. Zira bu kabuk kırılmadıkça İslâmı hakikî çehresiyle ortaya çıkarmak, içine düştükleri acz ve zaaf halinden müslümanları kurtarmak mümkün değildi. Bu hareketin pek çok âlimi, an’anevî sünnî telâkkisini dinin esası zanneden dindarları rahatsız edeceği aşikârdır. Ama islâmın gerçek mahiyetiyle ortaya çıkması için de bu kabuğu kırmaktan başka çare yoktu. Gerçek uğruna hatır ve gönül dinlemeyen cesur âlim İbn Teymiye, belki başkaları tarafından da düşünülen ama cesaret edilemeyen bu faaliyete cür’et denilebilecek bir gözü peklik ve yüreklilikle atıldı ve hiçbir zaman da geriye adım atmadı. Hakkındaki suçlamalara hiç kulak asmayarak, baskı ve tehditleri hiçe sayarak büyük bir heves ve azimle doğru bildiği yolda yürüdü. Ulaştığı kanaatların doğruluğundan asla şüphe etmedi. Bu kanaatları yayma uğrunda ölümü göze alma da dahil olmak üzere hiç bir fedakârlıktan çekinmedi. Talebesi İbn Kayyım’ın ondan naklettiği şu sözler nasıl bir niyet ve kararlılıkla hareket ettiğini açıkça gösterir.

    «Düşmanlarım bana ne yapabilir? Benim Gülistanım ve cennetim gönlümde, nereye gitsem benimle gelir, benden hiç ayrılmaz. Tecrit edilip yalnız bırakılmam halvet, idam edilmem şehidlik, sürgüne gönderilmem seyahattir.»

    «Dünyada bir cennet var, ona girmeyen âhirettekine giremez.»

    Şam kalesine hapsedildiği zaman :

    «Şu kale dolusu altın sadaka dağıtsam, bu nimetin şükrünü eda etmiş olamam» diyordu (Abdurrahman Abdülhâlik, Lemehat min hayati Şeyhülislâm İbn. Teymiye, 24.). Mücadelesine, inanmış insanların kalb huzuruyla devam ediyor, mücahedesinden tam manasıyla ruhî ve mistik bir haz alıyordu.

    İbn Teymiye esaslı ve ciddî bir tecdid ve ihya hareketini başarmak için gerekli bilgi birikimine, tarih şuuruna ve bir dereceye kadar içtimaî tecrübeye sahipti. Bilgi itibariyle ne kadar hazırlıklı ve yetkili olduğunu göstermek için kendisini şahsen tanıma fırsatını bulmuş olan bazı âlimlerin onun hakkındaki izlenimlerine bakalım.

    İbn-Dakîku’l-îyd (v. 702/1302): «Allah’ın İbn Teymiye gibi birini bu asırda yaratmış olabileceğine ihtimal vermezdim, çok güçlü bir hafızası var. Bütün ilimler âdeta gözünün önünde, dilediği bilgiyi ânında alıyor, dilediğini terk ediyor» demek suretiyle ilmine ve hafızasına hayret etmişti (İbn. Nâsırüddîn, er-Reddü’l-Vâfir, Beyrut, 1393, 58.).

    ez-Zemlekânî (727/1326): «İctihad şartlarına bihakkın sahip mutlak müctehid olan İbn Teymiye gibi hafızası güçlü bir âlim son beş asırda yetişmemiştir. Bir ilme dair sorulan soruya cevap verirken onu gören veya dinleyen bu zat sadece bu ilmin ehliyetli bir uzmanıdır, kanaatına ulaşırdı. Belli bir mezhebin fıkhında uzmanlaşmış bir fakih İbn Teymiye’nin sohbetinde bulununca uzmanlığına giren fıkıh sahasından ondan istifade ederdi. Aklî ya da naklî herhangi bir ilmin mütehassısıyla tartışmaya girince mutlaka galip çıkardı» (A.g. ky. 58.).

    İbn Seyyidi’n-Nâs (v. 734/1333): «İbn Teymiye her ilimden tam olarak haz almıştı. Tefsirden söze girişince bu ilmin bayraktarı olur, fetva verince fıkhın son sınırına dayanır, hadîse dalınca ehliyetli bir muhaddis olduğunu ispatlar, mezhepler ve dinler hakkında açıklamalar yapmaya başlayınca onun bir eşinin daha bulunmadığına hükmedilirdi» (A.g. ky. 26.).

    ez-Zehebî (v. 748/1347): «İbn Teymiye tefsirde ulaşılması mümkün olan son mertebeye varmış, hadîste herkesi geçmişti. Dört mezhepdeki hükümlere ek olarak bütün sahabe ve tabiînin de mezheplerini bildiği için fıkıhta bir örneği daha yoktu. Din ve mezhepler, usûl ve kelâm hakkında hiç bir kimse ondan daha çok bilgiye sahip değildi. Arapçası kuvvetli, lisan bilgisi iyi idi. Tarih ve siyer hakkında şaşılacak kadar çok bilgisi vardı. Cesareti ise dillere destandı. Benim gibi biri onu nasıl anlatabilir? En mübarek yer olan Harem’deki Rükn ile Makam arasında Kabe’ye karşı durup: ‘Şu gözlerim onun gibisini görmemiştir’, diye and içsem, bu yeminin doğruluğundan sadece gönül huzuru duyardım»(A.g. ky. 33.). Zehebî İbn Teymiye’nin muhaliflerinden olan Takiyyuddin Sübkî’yi bir mektupla uyarmıştı. Sübkî, Zehebî’ye yazdığı cevabî mektupta, «Efendim! Ben kulunuz Şeyh İbn Teymiye’nin büyük bir değer olduğuna, umman gibi bir ilme sahip bulunduğuna, zekâsının üstünlüğüne inanmaktayım. Ayrıca o zâhid, takva sahibi, dindardır, sırf hak için hak yolda mücadele ettiğine kaniyim» (A.g.   ky.   52.), demişti. Gerçekten de İbn Teymiye’nin hasımları bile o’nun üstün vasıflarını ve dürüstlüğünü kabul ve itiraf etmek zorunda kalmışlardır. İbn Teymiye bu yüzden şeyhülislâm unvanını haketmişti. Onun bilmediği hadîs, hadîs değil diye inanılmıştı.

https://sites.google.com/site/ibnteymiye/Home/ibn-teymiye-nin-yasadigi-cagda-ictimai-ve-dini-durum/hayati/insan-olarak-oezellikleri/ibn-teymiye-nin-inanc-ve-fikirleri

Hakimiyeti Sadece Allah (c.c)’a Has Kılmak

Hayatın her yönünde sadece Allah’ın hükmü uygulanmadıkça İslam tahakkuk etmiş olmaz. Kişinin müslüman olabilmesi için hayatının her alanında sadece Allah (c.c)’ın hükmünü uygulayıp kabul etmesi gerekir.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“De ki: Ey kitap ehli! Yalnız Allah’a kulluk etmemiz, O’na hiç bir şeyi ortak koşmamak ve Allah’ı bırakıp birbirimizi rab olarak benimsememek üzere bizimle sizin arasındaki müşterek bir söze gelin! Eğer yüz çevirirlerse, bizim müslüman olduğumuza şahid olun, deyin.” (Al-i İmran: 64)

İmam Taberi bu ayet hakkında şöyle dedi:

“Allah (c.c) bu ayette şöyle buyuruyor: “Ey Muhammed! Kitap ehline yani, yahudi ve hristiyanlara şöyle de: “Müşterek bir söze gelin.” Yani; aramızda müşterek olan adaletli bir söze gelin. Adaletli sözden kasıt; Allah’ı birlemek, O’ndan başkasına ibadet etmemek, O’ndan başkasına ibadet edenlerden beri ve uzak olmak ve hiç bir şeyi O’na ortak koşmamaktır.

“Birbirimizi rab olarak benimsememek.” Yani; Allah’a isyan konusunda birbirimize itaat etmeyelim ve birbirimize Allaha secde ettiğimiz gibi secde etmeyelim.

“Eğer yüz çevirirlerse” yani; onların gelmeleri için emrettiğimiz bu adaletli sözden yüz çevirip gelmezlerse, o zaman ey mü’minler! Bu adaletli sözden yüz çevirip gelmeyenlere şöyle deyin: “Şahit olunuz ki biz müslümanız.”

Onları rab edinmekten kasıt; Allah’ın yasaklarını ihlal etmede liderlere tabi olup emirlerini dinlemek ve liderlerin yasakladığı şeylerde onlara itaat etmektir. Allah (c.c)’nun aşağıdaki ayette buyurduğu gibi:

وَقَالَتِ الْيَهُودُ عُزَيْرٌ ابْنُ اللّهِ وَقَالَتْ النَّصَارَى الْمَسِيحُ ابْنُ اللّهِ ذَلِكَ قَوْلُهُم بِأَفْوَاهِهِمْ يُضَاهِؤُونَ قَوْلَ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِن قَبْلُ قَاتَلَهُمُ اللّهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ

 “Allah’ı bırakıp, din adamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. Oysa onlar ancak tek ilaha kulluk etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka ibadete layık ilah yoktur. O, bunların ortak koştuklarından beridir.” (Tevbe: 31)

İbin Cerir Taberi, İbni Cureyc’den şöyle nakletmiştir:

“Birbirimizi rab edinmemek üzere.” İbni Cerir şöyle dedi: “Yani Allah’ın yasaklarını ihlal konusunda birbirimize itaat etmeyelim. Şöyle de denilebilir: Onları rab edinmek, ibadet meseleleri hariç, insanların Allah’ın yasaklarını ihlal konusunda liderlerine büyüklerine itaat etmeleridir. Onlara namaz kılmasalar bile…

“Eğer yüz çevirirlerse bizim müslüman olduğumuza şahit olun deyin!” Ayetin bu bölümünün manası ise şöyledir. Eğer adaletli söze çağırdığınız o kimseler, bu sözden yüz çevirip küfrü seçerlerse ey mü’minler! Siz onlara şöyle deyin: “Kabul etmeyip yüz çevirdiğiniz Allah’ı tevhid etmeyi, ibadeti O’na has kılmayı, O’nun tek ilah olduğunu ve O’nun hiçbir ortağı olmadığını biz kabul ediyoruz, buna şahit olun.Yani biz, hem dilimizle hem de kalbimizle Allah (c.c)’a boyun eğerek ibadeti sadece O’na yapıyoruz ve O’na hiç bir şeyi ortak koşmuyoruz.” (Taberi Tefsiri)

İmam Kurtubi bu ayet hakkında şöyle dedi:

1 - Hasan b. Zeyd ve Süddi’ye göre ayetteki hitap Necran ahalisinedir. Katade, İbn Cüreyc ve başkalarına göre hitap Medine yahudilerinedir. Çünkü onlar din adamlarını itaat konusunda rab seviyesine çıkardılar. Başka alimlere göre ise bu hitap hem yahudilere, hem hristiyanlaradır. Rasulullah (s.a.s) Hırakl’e gönderdiği mektupta şöyle yazdırdı:

“Bismillahirrahmanirrahim!

Allah (c.c)’ın Rasulü Muhammed’den Rumun büyüğü Hırakl’e…

Hidayete uyanlara selam olsun! Ben seni İslama çağırıyorum. Müslüman ol ki selamete eresin. Müslüman ol ki Allah (c.c) senin ecrini iki kat versin. Eğer İslamdan yüz çevirirsen günahınla beraber hıristiyan çiftçilerin günahı da senin boynunadır.

“Ey Kitap ehli! Yalnız Allah’a kulluk etmemiz, O’ na hiç bir şeyi ortak koşmamak ve Allahı bırakıp birbirimizi rab olarak benimsememek üzere sizinle bizim aramızdaki müşterek bir söze gelin. Eğer yüz çevirirlerse bizim müslüman olduğumuza şahit olun, deyin.” (Al-i İmran: 64) (Müslim)

2 – “Allah (c.c)’tan başka birbirimizi rab olarak benimsememek üzere…” Yani; herhangi birimize, helali haram, haramı helal yapma konusunda tabi olup itaat etmeyelim. Bu Allah (c.c)’nun şu sözüne benzemektedir:

“Allah’ı bırakıp din adamlarını, rahiplerini….rab edindiler.” Yani; Allah (c.c)’ın haram kıldığını helal, helal kıldığını haram kılma konusunda onlara itaat ederek onları rab seviyesine çıkarttılar.

- “Yüz çevirirlerse…” Yani; çağrılan şeylerden yüz çevirip kabul etmezlerse onlara “bizim müslüman olduğumuza şahit olun deyin” yani; biz müslümanız, İslam’ın hükümlerine boyun eğdik, Allah’ın bizim üzerimizdeki nimetlerini ve fazlını kabul ettik. O’ndan başka hiç bir şeyi; ne İsa’yı ne Uzeyr’i ne de melekleri rab edinmeyiz. Çünkü onların hepsi de bizim gibi Allahın yarattığı birer varlıktır.Yine Allahın helalini haram haramını helal kılan rahiplerin bu yaptığını reddederiz. Eğer bu konuda onlara itaat edersek onları Allah’tan başka rab edinmiş oluruz.” (Kurtubi Tefsiri)

İbni Kesir, aşağıdaki ayetin tefsirinde şöyle dedi:

“Ey kitap ehli!… Müşterek olan söze gelin.” Ayetteki bu hitap; ehli kitap ve ona benzer kişileredir. Müşterek olan sözden kasıt; ikimizin de söylediği ve kabul ettiği adaletli sözdür. Sonra Allah (c.c) bu sözü açıklayarak şöyle buyuruyor:

“Birbirimizi rab edinmemek üzere…” Yani; ne puta ne haça ne tağuta ne ateşe ne de herhangi bir şeye tapmayalım. İbadeti sadece tek olan ve ortağı olmayan Allah’a has kılalım. Bu; bütün rasullerin ilk çağırdığı şeydir. Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Muhakkak biz her ümmete Allaha ibadet edin, tağuttan kaçının demesi için bir rasul gönderdik.” (Nahl:36)

Cureyc dedi ki:

“Birbirimizi rab edinmeyelim.” Yani; Allah’ın yasaklarını ihlal konusunda birbirimize itaat etmeyelim.”

İkrime ise; birbirimize secde etmeyelim, dedi.

“Eğer yüz çevirirlerse bizim müslüman olduğumuza şahit olun deyin!” Eğer bu adaletli sözü kabul etmeyip yüz çevirirlerse siz onlara, İslam üzerinde olduğunuzu ve Allah’ın hükümlerine uymaya devam ettiğinizi söyleyin.”

(Sonra İbni Kesir, Hırakl’e gönderilen mektubla ilgili hadisi zikretti) (İbn Kesir Tefsiri)

Şevkani bu ayetin tefsirinde şöyle dedi:

“Birbirimizi rab edinmeyelim.” Bu ayet; Mesih’i ve Uzeyr’i rab edinenlere bir azarlama, edindikleri bu ilahların kendileri gibi birer beşer olduğuna bir işaret ve aynı zamanda din konusunda, din adamlarını taklid ederek helal dediklerini helal, haram dediklerini haram kabul edenler için bir alçaltmadır. Çünkü böyle yapan kişi taklit ettiği kişiyi rab edinmiş demektir. Şu ayetin manası da buna benzer.

“Allah’ı bırakıp, din adamlarını, rahiplerini…rab edindiler.” (Tevbe: 31) (Sonra Hırakl’e gönderilen mektupla ilgili hadisi zikretmeye başladı.)” (Şevkani-Fethul Kadir Tefsiri)

İşte bu ayeti kerimeyi ve müfessirlerin bu ayeti kerime hakkındaki sözlerini zikrettikten sonra anlaşılmaktadır ki bu ayeti kerime apaçık bir şekilde, şüpheye mahal bırakmadan, kulların canlarını ve mallarını koruyabilmeleri ve zahiren müslüman sayılabilmeleri için yapmaları gereken şeyleri anlatmaktadır. Ayete göre onlardan istenilen şey; yalnız Allah (c.c)’a ibadet etmek, Ona hiçbir şeyi ortak koşmamak ve Allah’tan başka ibadet edilen sahte ilahlardan, tağutlardan ve rablerden beri olup uzak durmak, sadece Allah (c.c)’ın hükümlerine muhakeme olmak ve hiç bir şeyi bu konuda Allah (c.c)’a denk tutmamaktır.

Müfessirlerin bu ayeti tefsir ederken Rasulullah’ın Hırakl’e gönderdiği mektubu zikretmeleri, ayette istenilen şeyin; zahiren dünya ahkamını uygulamanın şart olduğuna ve kanla malı koruyan la ilahe illallah sözünün manasını açıklamasına apaçık bir delil olmasındandır. Şeriat, bir kavme, bir yerde; “Ey kitap ehli!… Müşterek olan söze gelin” diye emrediyor, başka bir yerde de bir kavme hitabederek; “insanlarla la ilahe illallah deyinceye kadar savaşmakla emrolundum” diyorsa ve her iki yerdeki insanlar da aynı ise bu gösteriyor ki; ayetin ve hadisin manası birbirine uygundur. Buna göre kişiye ancak, hem ayetten hem de hadisten istenilen şey yerine getirildiğinde zahiren müslüman hükmü verilir, can ve mal ancak o zaman korunur. İnsanların kalbinden geçenlerin durumu ise Allah (c.c)’a aittir.

Ayetten ve hadisten istenilen ise; tevhide bağlanmak ve şirkin her çeşidini reddetmektir. Bu hem sözde hem amelde gerçekleşmelidir. Hem sözde hem de amelde şirki terkedip tevhide bağlanmak; itaat etmeyi, boyun eğmeyi, tabi olmayı, hüküm verme ve muhakeme olmayı sadece Allah (c.c)’a has kılmayı gerektirir. Yani; yalnız Allah (c.c)’ın kanunlarına ve şeriatine tabi olup bağlanmak, sadece Allah (c.c)’ın helal kıldığını helal, haram kıldığını haram kabul etmek, Allah (c.c)’ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal yapanların ise tağut olduğunu kabul edip onları reddetmek, tekfir etmek ve onları tekfir etmeyenleri de tekfir etmek, bütün gücü bu tağutları ortadan kaldırmak için harcamak ve küçük büyük her konuda Allah (c.c)’ın hükmünü tatbik etmektir.

اتَّخَذُواْ أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا أُمِرُواْ إِلاَّ لِيَعْبُدُواْ إِلَـهًا وَاحِدًا لاَّ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Hüküm vermek sadece Allah’a aittir. Kendisinden başkasına değil, yalnız O’na kulluk etmenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yusuf: 40)

İslam’da Aile Hukuku

     
        Neseb veya evlilikle bir araya gelmiş, ana-baba ve çocuklardan oluşan   topluluk. Büyük baba, nine, torunlar da aile tanımı içine girdiğinden   onlarda   ailenin bir parçasıdırlar. 
    Kadın ve erkeğin birbirlerine karşı duydukları his, arzu, duygu, ve meyiller Sünnetüllah gereğidir. (Âli İmrân, 3/14). Allah’u Teâlâ insana, yaratılışındaki fıtrata uygun olarak bu duyguları vermiş, yalnız bu meyillerin tatmin yolunu da belli prensiplerle sınırlamıştır. Bu sınırlar, sünnete uygun evlenmelerdir. İslâm’a uygun olmayan evlenme ve ilişkilerle meyiller yasaklanmıştır. 
    Evlilik, eşler arasında maddî ve manevi tatmini sağladığından sükunet ve rahatlık unsurudur. Neslin devamı ve gelişebilmesi için evlilik müessesesine ihtiyaç vardır. Kur’an-ı Kerîm ve sünnet’de belirlendiği şekilde olmadıkça bir aile yuvası kurulmasından söz edilemeyeceği gibi, doğan çocukların da meşru olacağı düşünülemez

    İlk aileyi ilk insan Hz. Âdem (a.s.) ile Hz. Havva kurmuştur. O zamandan beri aile müessesesi olgunlaşmış ve gelişmiştir. Bununla beraber, toplumların, ekonomik durumun, iklimin etkisiyle çeşitli aile tipleri meydana gelmiştir. 
    Aile ana-baba, çocuklar, biraz daha geniş anlamıyla karı-kocanın akrabasından oluşur. 
    İslam ailesinin kurulması için ilk şartı mümin bir erkekle mümine bir kadın olması, birbirleriyle sıhriyetin Kur’an’da yasaklananlardan olmaması gerekir. Kur’an’da, anne, baba, kızlar, oğullar, kardeşler, teyzeler ve yeğenlerle evlenmenin haramlığı ile süt kardeşler arasındaki evliliğin yasak olduğu hükme bağlanmıştır. Yine Kur’anî hükme göre hala ve amca ile evlenmek yasaktır. İslâm’ın getirdiği hükümler, iki kız kardeş ve hanımın yeğenini bir arada nikâhlamayı yasakladığı gibi, hanımın vefatından sonra bunların nikâhlanabileceğini de mümkün kılmıştır. Hala ve amca çocuklarının evlenmeleri ise helâl kılınmıştır. Çocukların eşleri ile kayınvalide, üvey anne ve üvey baba ile ve evli kadınlarla evlenmek haramdır. 
    “Sizlere, analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz kardeşlerinizin kızları, kız kardeşlerinizin kızları, sizi emziren süt anneleriniz, süt kardeşleriniz, karılarınızın anneleri, kendileriyle gerdeğe girdiğiniz kadınlarınızın yanında kalan üvey kızlarınız -ki onlarla gerdeğe girmemişseniz size bu engel yoktur-, öz oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeş bu arada olmak suretiyle evlenmek size haram kılındı. Geçmişte olanlar geçmiştir. Doğrusu Allah bağışlar ve merhamet eder.”; “Evli kadınlarla evlenmeniz de haram kılındı.” (en-Nisâ, 4/23-24) buyurulmaktadır. 
    Ailenin huzurlu olması için, aileyi oluşturan bireylerin birbirlerine karşı görevlerini yerine getirmeleri gerekir. Bu görevler şöyle özetlenebilir:
    a- Karı-kocanın birbirlerine karşı görevleri: Karı-koca birbirlerinin eksiklerini, kusurlarını görmemeli, namus ve iffetlerini korumalıdırlar. Böylece bütünleşerek aile saâdetini sağlamalıdırlar. Dinimiz aile reisi olarak erkeği tanır: “Erkekler kadınlar üzerinde hakimdir. ” (en-Nisâ, 4/34) ayeti bunu ifade eder. Çünkü erkekler kadınlardan daha güçlü olarak yaratılmışlardır. Ailesinin geçimini sağlamak erkeğin görevidir. İslâm buna o kadar önem verir ki, bir erkeğin Allah rızasını gözeterek aile fertlerine yaptığı harcamayı sadaka kabul eder. (Riyâzu’s-Sâlihîn, I, 331) 
    Kocanın hanımına karşı hak ve görevlerini hadisler ışığında şöyle sıralayabiliriz: 
Bir kimse hanımına iyi davranmalı, onu kırmamalı, kaba davranışlardan sakınmalıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurur: “Ey ümmetim! kadınlara hayırla muamele etmenizi tavsiye ederim. Çünkü onlar sizin emriniz altındadır. Fazla tahakküme hakkınız yoktur. Ancak açıktan fuhuş irtikâb etmiş olsalar o zaman durum değişir. ” (Riyâzu’sSâlihîn, I, 319) 
    Koca, hanımına hanım da kocasına ilgi göstermeli, saadeti evlerinde aramalıdırlar. Meşru olmayan yollara düşmemelidirler. İffet ve namus konusunda titiz davranmalıdırlar: “Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve ırzlarını zinadan korusunlar. ” (en-Nûr, 24/30) ayeti bunu ifade eder. 
    Erkek, hanımına ve çocuklarına dinî emirleri hatırlatmalı iyi yönde eğitmelidir. “Ailene namaz kılmayı emret” (Tâhâ, 20/132). “Yedi yaşındaki çocuğa namaz kılmayı öğretiniz. On yaşına vardıklarında (kılmazlarsa) cezalandırınız.” (Riyâzu’s-Sâlihîn, I, 339) 
    Koca, kendi mal varlığı ve imkânlarına göre hanımının nafakasını sağlayıp her türlü ihtiyacını gidermekle yükümlüdür. (Ebû Davud, Nikâh, 41). Bu hususta cimrilik ettiği takdirde hanımı ilgili yöneticilere ve yargı makamlarına başvurup durumunu anlatabileceği gibi kocasına danışmadan malından harcama yapabilir. Koca, hanımına asla çirkinsin dememeli, yaptığı işte sürekli kusurlar aramamalı (İbn Mâce, Nikâh, 3), hanımını asla dövmemeli (Buharî, Nikâh, 93), hanımını sürekli zan altında tutup onu gizlice takip etmeye kalkışmamalıdır. (Müslim, İmâre, 56). 
    Hanımının kocasına karşı görevlerine gelince; hanım, ailenin reisi olan kocasına karşı bütün meşru ve İslâmi meselelerde itaat eder. Kadın eşinin malını ailesinin her türlü sırrını, namusunu, çocuklarını korumalıdır. Kadın durup dururken kocasından boşanmayı istememelidir. Çok zor durumda kalmadan kocasından ayrılmak isteyen kadına Cennet kokusu haramdır (Ebû Dâvud, Talâk, 18). Kadın kocasından izinsiz olarak evinden dışarı çıkmamalıdır (Buhârî, Nikâh, 116). 
    Kadının kocasını memnun etmesi onun en önemli görevidir. Bu konuda Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Herhangi bir kadın, kocası kendisinden razı olduğu halde ölürse Cennet’e girer.” (Riyâzu’s Sâlihîn, I, 326). Yine başka bir hadislerinde Resulullah Efendimiz: “Kadın kocasının yatağını (mazeretsiz) terkederek gecelerse, o kadına melekler sabaha kadar lânet ederler.” (Aynı eser, 323) buyurmuşlardır. Kadın kocasına olgun ve iyi davranmalı, zenginliği ve güzelliği ile övünmemeli, ev işlerini düzenlemeli, çocuklarına bakmalı, kocasının malını israf etmemelidir (Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, V, 174). 
     b- Anne babanın çocuklarına karşı görevleri: 
Anne ve babanın ilk görevi, çocukların ihtiyaçlarını karşılamaktır. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurur: “Bir adamın hayır için harcadığı paranın en faziletlisi, ailesine sarfettiği parayla, Allah yolunda kullanacağı atı için verdiği ve bu de Allah rızası için (mücahid) arkadaşlarına sarfettiği paradır. ” (Riyâzu’s-Sâlihîn, I, 329) 
     Çocukların ihtiyaçları temin edilirken ne israfa kaçılmalı, ne de cimrilik yapılmalıdır. Her iki husus da dinimizin uygun görmediği şeylerdir.
     Anne-baba çocuğunu güzel terbiye etmeli, anlayamayacağı bilgilerden ona bahsetmemeli, eğitimde basitten mürekkebe (karmaşığa) gitmelidir. Evvelâ Allah’ı tanıtmalı, imanı kavratmalı, inandırmalı, uygun yasa vardıklarında da ibadetleri öğretmelidirler. Ayrıca neyin iyi, nelerin kötü olduğunu anlatmalı, yeme-içme, oturup-kalkma adabını öğretip bunları benimsetmelidir. Bunlar yapılırken anne babanın çocuklarına iyi örnek olmaları gerekir. Çünkü çocuklar daima büyüklerini taklit ederler.

     Anne-baba, çocuklarına adaletle davranmalı, onların kıskançlık duygularını kamçılamamalı, kız-erkek ayrımı yapmamalıdır. 
Anne-baba çocuklarına güzel isimler koymalı, sünnet ettirmeli, İslâmî bilgi ve duygularını geliştirmelidir.

      Anne-baba çocuklarına sevgi ve merhamet göstermelidir. Peygamber Efendimiz, bir dizine Üsâme’yi, diğer dizine de Hasan’ı oturtur, sonra: “Allah’ım bunlara rahmet ve saâdet ihsan buyur, çünkü ben bunların hayır ve mutluluğunu diliyorum” buyurmuştur (Tecrid-i Sarih Tercümesi, XII, 127) 

     Anne-baba evlenme cağına gelen çocuklarını, temiz ve ahlâklı kimselerle evlendirmelidirler. Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Geride kendisine dua edecek hayırlı bir çocuk bırakan kimsenin amel defteri kapanmaz, kendisine sürekli olarak hayır yazılır” (Ebû Davud, Vesâyâ, 14). 

      c- Çocukların anne ve babalarına karşı görevleri: 
Çocuklar anne ve babalarına itaat etmeli ve iyilikte bulunmalıdırlar: “Biz insana ana babasına iyilik yapmasını da tavsiye ettik.” (Lokman, 31/14). Çünkü bir çocuğun yetişip büyümesinde en büyük fedakârlığı, anne ve baba gösterir. 

     Çocuklar anne ve babalarına karşı saygı ve şefkat göstermeli, istediklerini yerine getirmeli, onları memnun etmelidir. “Anne babaya güzellikle muamele edin, eğer onlardan biri veya ikisi senin yanında ihtiyarlık hâline ulaşırsa sakın onlara “öf” bile deme, onları azarlama, ikisine de iyi ve yumuşak söz söyle” (Lokman, 31/14). 

     “Rabbin şunları kesin olarak buyurdu: Ancak O’na ibadet edin, ana-babaya ihsan ve iyilik yapın. Birisi yahut ikisi de yanında ihtiyarlarsa sakın onlara “öf” bile deme, onlara darılma ve yüzlerine bağırma, ikisine de ikram et ve tatlı söz söyle. ikisine de merhamet besleyerek tevazu göster ve de ki: “Rabbim ikisine de merhamet et, onlar beni küçük iken nasıl terbiye etmişlerse sen de her ikisine merhamet et”. Rabbiniz gönlünüz dekini daha iyi bilir. Ana-baba haklarında iyilik ederseniz Allah size mağfiret eder. Çünkü o, günaha tövbe edenleri muhakkak affedicidir” (isrâ, 17/23-25). 

      Abdullah b. Mes’ud diyor ki: “Peygamber (s.a.s.) Efendimize: 
-Allah’ın katında en sevgili amel hangisidir? diye sordum, Peygamber (s.a.s.): 
-Vaktinde eda olunan namazlar, buyurdu. 
-Namazdan sonra hangisi daha sevgilidir? dedim. 
-Ana-babaya iyilik etmektir, buyurdu. 
-Sonra hangisidir? dedim. 
-Allah yolunda cihaddır, buyurdular. (Riyâzu’s-Sâlihîn, I, 347). 
      Çocuklar anne-babaları hakkında kötü konuşmamalı, onlara sövmemelidir, vasiyetlerini yerine getirmeli, dostlarına ikramda bulunmalıdırlar: “Ey Rabbimiz kıyamet günü, beni, anne-babamı ve bütün müminleri mağfiret eyle. ” (İbrahim, 14/41) diye dua etmelidir. 
Baliğ olan çocuklar ana-babalarının odalarına her zaman izin alarak girmelidirler. Baliğ olmayan küçükler de şu üç vakitte ana-babalarının veya başkalarının odalarına izin ile girmelidirler: 

     Sabah namazından önce, yani yataktan kalkıp giyinileceği zaman; öğle uykusu sırasında yatsı namazından sonra yatılacağı zaman. 
Çünkü bu vakitler karı-koca arasında mahrem vakitlerdir. Allah’u Teâlâ, bütün müminlere bunu çocuklarına öğretmelerini emretmiştir (en-Nûr, 24/58). 

     Hz. Peygamber, “kime iyilik edeyim” diye soran bir sahâbiye şu karşılığı vermiştir: “Ananıza (bunu üç defa tekrarlamıştır) sonra babanıza, sonra en yakın olanlara” (Buhârî, Edeb, 2; Müslim, Birr, 1,2; Ebû Dâvud, Edeb, 120). Yine Peygamber Efendimiz “Anne Cennet kapılarının ortasındadır” (İbn Hanbel, V, 198); “Cennet annelerin ayakları altındadır” (Nesâî, Cihad, 6) buyurmuştur. 

     Çocuklar ana-babalarına karşı daima saygılı olmalı, onlara karşı tatlı dilli, güler yüzlü davranmalıdırlar. Ana-babanın bütün söylediklerini Allah’a itaatsizlik söz konusu olmadıkça, dinlemek ve kabul etmek gerekir. Her işte onların rızasını almaya çalışmalıdır. Onların hizmetlerini kendi hizmetinden önce görmelidir. Öldüklerinde de onları rahmetle anmak, onlar için hayır dua etmek, hayır yapmak, vasiyetlerini yerine getirmek gerekir. 

     Allah’a şirkten sonra en büyük günah ana-babaya itaatsizliktir. Ana baba İslâmî emirleri yerine getirmede ve yasaklardan kaçınmada titizlik göstermiyorlarsa ve hatta kâfir iseler bu onların ana-baba olmalarından doğan haklarını ortadan kaldırmaz. Dolayısıyla onlara Allah’a isyan teşkil etmeyen hususlarda itaat etmek ve her zaman iyi davranmak gerekir. 

      d- Kardeşlerin birbirlerine karşı görevleri: 
Kardeşler birbirlerine karşı iyi davranmalı, küçükler büyüklere itaat edip onlara saygı beslemeli, büyükler de küçüklere hoşgörü ile davranmalıdırlar. Ancak bu şekilde âilede mutluluk ve huzur sağlanabilir. 
Kardeşler maddî hırs sebebiyle, aralarındaki birlik ve beraberliği, ahengi bozmamalıdırlar. 
Kardeşlerin kabiliyetleri birbirlerini kıskançlığa sevketmemelidir. Kimi insan ilme meraklıdır, o sahada ilerler, şan şöhret sahibi olur; kimi insan da ticarete meraklıdır, o sahada çalışır, ilerler, zengin olabilir. Bunları olgunlukla karşılamalı, herkesin aynı şey olamayacağı, aynı sahada çalışamayacağı gerçeği unutulmamalıdır. 

     Aralarındaki -varsa tabii- fikir ayrılıklarını, konuşarak, birbirlerinin düşüncelerine hürmet duyarak çözüm yoluna koymalıdırlar. Sertlikler ve tartışmalar daima kötü sonuçlar doğurur. Ailevî huzursuzluklara, tatsızlıklara neden olur.

     İslâm aile hukukunun özelliklerine gelince; 
     Evliliğin gayesi aileye huzur ve mutluluk, toplumda da iyi bir nesil temin etmektir, “Onun (varlık ve kudret) alâmetlerinden birisi de size kendinizden eşler yaratmasıdır, ki siz onlarla huzur ve sükûnete kavuşursunuz. Ve aranıza sevgi ve rahmet koymuştur.” (er-Rûm, 30/21). “Onlar (kadınlarınız) sizin için elbise, siz de onlar için elbisesiniz…”(el-Bakara, 2/187).     

      İslâm cinsî ihtiyacın tatminini tabii karşılamakla beraber evliliğin gayesinin bundan ibaret olmadığını söylemektedir. “Doğuran siyah kadın, doğurmayan güzel kadından daha iyidir”, “Evlenin, çoğalın: Çünkü ben kıyamet gününde diğer ümmetlere karşı sizinle iftihar edeceğim” (Avnu’l Ma’bûd Şerh Ebu Dâvud, I, 173). Kocanın karısıyla müşterek, yüce ve insanî bir hayat sürmek arzusunun belirtisi olan mehrin sembolik bir şey olması da aynı gayeye matuftur.

 
     Ailenin mutluluğu çocukların asaleti ve İslâm toplumunun kurtuluşu evleneceklerin birbirlerini seçerken kullandıkları ölçü ile yakından ilgilidir. Bu konuda Resulullah (s.a.s.) şöyle bir ölçü koymuştur: “Kadın dört özelliğinden dolayı nikâhlanır: Malı, asaleti, güzelliği ve dindarlığı; eli toprak olasıca, durma dindarını bul!” (Buhârî, Nikâh, 16). 

      İslâm’da evlilik, formalite ve merasimlerden uzak İslâmî bir akittir. Nikâh*’ın ilân edilmesi, yakın dost ve akrabaya ziyafet verilmesi, tef vb. çalınıp şenlik yapılması güzel telâkki edilmiş, teşvik görmüş, böyle bir davete icabet etmemek hoş karşılanmamıştır (Buhârî, Nikâh, 66 vd.). 

      Evlilik gerçekleşince karı ve koca Allah önünde birbirlerinin haklarına uymakla yükümlüdürler. Bu karşılıklı haklar aile reisliği hariç eşitlik esasına dayanır. Evlilik kadının şahsiyetini ortadan kaldırmaz, erkeğin hukukî ve sosyal kişiliği eşinin haklarını gölgelemez. Kadın kendi aile ismini taşıyabilir, kendine ait mallar üzerinde tam ve bağımsız bir tasarruf yetkisini kullanabilir. 

       Karı-koca birbirlerine iyi niyet ve güzel ahlâk ile davranacaklardır. “İyileriniz, ailesine karşı iyi olandır…” (İbn Mâce, Nikâh, 50). Ufak tefek huysuzluk, geçimsizlik ve kusurlara sabredecek, yuvanın yıkılmaması için tahammül göstereceklerdir: “…Kadınlara normal ve iyi davranın; onlarda hoşunuza gitmeyen bir şey olursa belki bir şey hoşunuza gitmediği halde Allah onu birçok hayırla doldurmuştur. ” (en-Nisa, 4/19) Anlaşmazlık büyürse hakeme başvurulacak, hakemler de âilenin devamını sağlayamazlarsa son çare olarak, usulüne uygun “tedricî boşanma” sistemi uygulanacaktır . 

       İslâm aile hukuku, dördü geçmemek üzere ve oldukça güç durumlara ve şartlara bağlı olarak erkeğin aynı zamanda birden fazla kadınla evlenmesine izin vermiştir. İlk eş, üstüne evlenilmemesi şartını koşmuş ise ikinci evlilik yapılamayacağı gibi, usulüne uygun evlenmelerde eşlerin hukuk ve şahsiyetini gözönünde bulundurmak gerekir. 

        Manevî ve ahlâkî ilişkiler yanında anne-baba ile çocuklar arasındaki hukûkî münasebetler de itina ile tanzim edilmiştir. Ehliyet, velâyet ve vesâyet hükümleri babalı veya yetim bütün çocukların durumları ve menfaatları ile alâkalıdır. İslâm muhtaç ana babaya çocuklarının bakmasını, erkeğin karısına ve muhtaç olan akrabasına geçim sağlamasını teminat altına almıştır. Nihayet miras hükümleri de yakından uzağa bütün hısımların, ölenin malı üzerindeki haklarını tesbit etmiştir . 

        İslâm hukuku evlilerin zinasını şartları tahakkuk ettiği takdirde- ölüm cezasına çarptırdığı, zinayı bu ölçüde yasakladığı için ona götürmesi muhtemel bütün şüpheli yolları tıkamış, kadınlarla erkeklerin karışık eğlenmelerini, yabancı bir erkekle kadının baş başa kalmasını, kadının, yanında bir yakını bulunmadan, yalnız başına yolculuğa çıkmasını, kadın ve erkeğin birbirine ısrarla bakmalarını yasaklamıştır. İslâm’da âile düzeninin oturduğu bu temeller, İslâm hukukunun aile anlayışını her hâliyle ortaya koymaktadır. 

Şâmil İA

İmandan sonra münafıklık

İmandan sonra münafıklık

Özetle söyleyecek olursak, haberlerde iman ettikten sonra münafıklık yapanlara dair rivayetleri burada kaydetmemiz oldukça uzun sürer.Bu gibi kimseler müslüman idiler ve onlar imana da sahiptiler, işte Yüce Allah’ın örnekte söz konusu ettiği ışık budur.Eğer mihnete düşmekten ve münafıklıktan önce ölmüş olsalardı, sevap kazanmalarına sebep teşkil edecek bu tür bir İslâm üzere ölmüş olurlardı. Bununla birlikte sınanıp da imanları üzere sebat eden hakiki mü’minlerden de olmayacakları gibi, sınama ve mihnet sebebiyle imandan irtidat eden hakiki münafıklardan da olmayacaklardı.Günümüz müslümanlarının bir çoğunun veya pek çoğunun hali de budur. Bunlar iman ehlinin zaaf ve sarsıntıya uğradığı mihnetlerle karşı karşıya kaldıklarında, imanları çokça azalır, onların çoğu veya onlardan birçok kimse münafıklık eder. Onlardan düşman galip geldiği takdirde irtidadını da açığa vuran olur. Biz de, bizden başkaları da, bu türden ibretli çok şeyler gördük. Eğer müslümanlar afiyette olur, yahut müslümanlar düşmanlarına karşı muzaffer olurlarsa, bunlar da müslüman kalmaya devam ederler. Bunlar hem içten, hem dıştan Rasule iman eden kimselerdir. Fakat onların bu imanı zorluk ve sınamalar karşısında sebat gösteremeyen bir imandır.

İşte bu gibi kimseler tarafından farzların terkine, haram şeylerin işlenmesine çokça rastlanılır. Bunlar:

“iman ettik” deyip de kendilerine:

“De ki: Siz iman etmediniz, fakat teslim olduk deyin. İman kalbinize girmemiştir.” (Hucurat, 14) denilen kimselerdir.

Yani hakiki mü’minlerin ehli oldukları mutlak iman, sizin kalbinize girmemiştir demektir. İşte kitap ve sünnetin işaret ettiği gibi, Allah’ın kitabında mutlak iman denilirken anlaşılması gereken budur.

Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Mü’minler ancak Allah’a ve Rasûlüne iman eden, sonra da şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad eden kimselerdir. İşte onlar sadık onlanların ta kendileridir”  (Hucurat, 15) buyurmuştur.

Bu gibi mü’min kalplerde, imanı sarsan mihnetler esnasında şüphe ve tereddüt meydana gelmez.

“Şüphe ve tereddüt” ise (reyb) kalbteki ilimde ve kalbin amelinde olur.

“Şek” ise ancak ilimde söz konusudur. Bu bakımdan kalbi ilim ve iman bakımından itminan bulan kimselerin dışında “yakin” sahibi olmakla nitelendirilmez. Aksi takdirde hakkı bilen olmakla birlikte musibet yahut korku onda büyük bir sabırsızlık ve dirençsizlik meydana getirmişse,yakin sahibi olmaz.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“İşte orada mü’minler imtihan edildi ve şiddetle sarsıntıya uğradılar.” (Ahzab, 15)

Mü’min bir kimsenin münafıklık şubelerinden herhangi bir şubeye maruz kaldığı çokça rastlanılır. Daha sonra Allah ona tevbe etmeyi nasib eder. Kimi zaman münafıklığı gerektirici bazı şeyler de kalbinde görülebilir ve Allah bunları ondan bertaraf eder. Mü’min şeytanın vesveseleri ile de imtihan edildiği gibi kalbine sıkıntı veren küfür vesveseleri ile de imtihan edilir.

Nitekim ashab-ı kiram şöyle demişti:

Ey Allah’ın rasulü, bizden herhangi bir kimse içinde öyle şeyler hissediyor ki gökten yere düşmesi o içinden geçen şeyi söylemesinden onun için daha çok arzu edilir bir şeydir.

Hz. Peygamber şu cevabı verir:

“İşte imanın sarih şekli budur.” Bir başka rivayette ise:

“İçinden geçen o şeyi söylemesi onun için çok büyük bir iştir.” (Müslim, İman, 209, 211; Ebû Dâvûd, Edeb, 109) demesi üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

“Onun hile ve tuzağını vesveseye dönüştüren Allah’a hamdolsun.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 109)

Yani onu çok büyük bir ölçüde tiksinilecek bir şey olarak görmekle birlikte bu vesvesenin husule gelmesi ve bunu kalpten defetmesi, imanın sarih durumu dolayısıyladır. Bu, düşman kendisine gelip de onu mağlup edinceye kadar düşmana karşı savunma yapan mücahid kimseye benzer, işte en büyük cihad budur.

“Sarih” ise halis demektir. Halis süt demek için sarih tabirini kullanmaya benzer. Bu imanın sarih oluş sebebi ise bu şeytanî vesveselerden tiksinmeleri ve bunun sonucunda imanın ondan arınarak sarih (halis) hale gelmesi dolayısıyladır.

Bütün insanların bu tür vesveselerle karşılaşması kaçınılmaz bir şeydir.

- Kimisi bu vesveselere uygun hareket eder, kâfir veya münafık olur.

- Kimisinin de kalbi şehvet ve günahlara o kadar dalmış olur ki, dine talib olmadığı sürece bu vesveselerin farkına varmaz. O takdirde ya mü’min olur veya münafık.

Bu bakımdan insanlara namazda iken arız olan vesveseler namaz kılmadıkları hallerde arız olmaz. Çünkü kul rabbine yönelmek, yaklaşmak ve yakınlaşmak isteyince, şeytanın kulun kalbine hücumları çoğalır. Bundan dolayı namaz kılanlar, başkalarının karşı karşıya kalmadıkları şeylere maruz kalırlar, ilim ve din bakımından havastan olan kimselere arız olanlar, avamdan olanlara göre daha çoktur, işte bundan dolayı ilim ve ibadet talibi olanlar öyle birtakım vesvese ve şüphelerle karşı karşıya kalırlar ki, bunlar başkalarında görülmez. Çünkü başkaları zaten Allah’ın şeriatının ve yolunun izleyicileri değildir. Aksine bunlar rabbinin zikrinden yana gaflet içerisinde hevasına yönelirler. Şeytanın istediği de zaten budur. Halbuki ilim ve ibadet ile rablerine yönelenlerin durumu böyle değildir. Şeytan onlara düşmandır. Onları Allah’ın yolundan alıkoymaya çalışır.

Yüce Allah şöyle buyurur:

“Şüphesiz ki şeytan sizin bir düşmanınızdır. Siz de onu düşman tutun.” (Fatır, 6)

İşte bundan dolayı Kur’an-ı Kerîm okuyacak kimseye, kovulmuş olan şeytandan Allah’a sığınması (istiazede bulunması) emri verilmiştir. Çünkü emrolunduğu şekliyle Kur’an-ı Kerîm okumak, kalbi büyük bir imana mazhar kılar. Yakinini, huzur ve şifasını artırır.

Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Kur’an’dan öylesini indiriyoruz ki, o mü’minler için bir şifa ve rahmettir. Zalimlerin ise hüsrandan başka bir şeylerini artırmaz.” (İsra, 82)

Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

“İşte bu insanlara bir açıklamadır. Sakınanlar için bir hidayet ve bir öğüttür.”(Al-i İmran, 138)

Ayrıca Yüce Allah:

“Takva sahipleri için bir hidayettir” buyurduğu gibi, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:

“İman etmiş olanlara gelince daima onların imanını artırır ve onlar biribirleriyle müjdeleşirler.” (Tevbe, 124)

Bu her mü’minin içinde hissettiği bir durumdur. Şeytan vesveseleriyle, kalbi Kur’an ile yararlanmaktan meşgul etmek suretiyle alıkoymaya çalışır. O bakımdan Yüce Allah Kur’an okuyacak olana Kur’an okuduğunda şeytandan Allah’a sığınmasını emretmek üzere şöyle buyurmaktadır:

“Kur’an’ı okuduğun zaman kovulmuş olan şeytandan Allah’a sığın. Şüphesiz iman edip de yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun hiçbir hakimiyeti yoktur. Onun hakimiyeti ancak kendisini dost edinip de onu Allah’a ortak koşanlar üzerindedir.” (Nahl, 98-100)

İstiaze ile Allah’a sığınan, Allah’ın himayesine girmiş, ona sığınmış, şeytana karşı ondan yardım dilemiş olur. Ondan başkasından yardım dileyen, yardım dilediği kimseye sığınmış olur. Kul Rabbine sığındı mı, Ondan yardım dilemiş, O’na tevekkül etmiş olur. Allah da onu şeytandan korur, ona karşı himaye eder.

Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Sen en güzel şey ile defet. O zaman seninle onun arasında düşmanlık olan kimse sanki sıcak bir dost gibi olur. Buna ancak sabredenler kavuşturulur ve buna ancak büyük bir pay sahibi olanlar kavuşturulur. Eğer sana şeytandan bir vesvese gelirse hemen Allah’a sığın. Çünkü o her şeyi işitendir, her şeyi bilendir.”(Fussilet, 34-36)

Buhârî ile Müslim’de Peygamber (s.a.v)’in şöyle buyurduğu kaydedilmektedir:

“Ben öyle bir söz biliyorum ki onu söyleyecek olsa içinde hissettiği şeyler ondan uzaklaşıp gidecektir. (Bu) Eûzu billahi mine’ş-Şeytani’r-Racîm, (kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım) sözüdür.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 3; Tirmizî, Deavât, 51-52)

Şanı Yüce Allah kuluna hayır işlemek arzu ettiğinde o hayırlı işten şeytanın kendisini engellememesi için istiaze getirmesini emretmiştir. Kulun hasenatı işlemek istemesi halinde önlemek arzusu ile şeytanın ona kötülükleri arzetmesi halinde ve şeytanın kendisine kötülükler işlemesini emretmesi halinde de istiazede bulunmasını emretmiştir, işte bundan dolayı Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Şeytan sizden herhangi bir kimseye şunu kim yarattı, bunu kim yarattı? deyip durur ve sonunda peki Allah’ı kim yarattı? diye sorar. Kim böyle bir şey hissederse hemen Allah’a sığınsın ve böyle düşünmekten vazgeçsin.” (Müslim, İman, 214)

Şeytanın -düşmanın düşmanına yaptığı gibi- kulu bir kötülüğe düşürmek, yahut bir hayırdan alıkoymak istemesi halinde istiazede bulunmasını emretmektedir.

İnsanın ilim ve ibadet arzusu daha çok olduğu ve başkasına göre daha güçlü irade ve arzusu daha tam olduğu takdirde -eğer Allah onu korursa-şeytandan görüp çekecekleri de daha büyüktür. Eğer şeytan ona karşı güç ve imkan bulacak olursa, böylesini içine düşürdüğü fitneler daha büyük olur.

O bakımdan Şa’bi şöyle demiştir:

Her ümmetin alimleri o ümmetin en kötüleridir. Müslümanlar müstesna. Çünkü onların alimleri en hayırlılarıdır.

Müslümanlar arasında ehl-i sünnet ise diğer din mensupları arasında müslümanlar gibidir.

Şöyle ki:

Müslümanların dışındaki her ümmet sapıktır. Onları saptıran da ilim adamlarıdır. O bakımdan ilim adamları onların en kötü olanlarıdır. Müslümanlar ise hidayet üzeredirler. Hidayet ise alimleri vasıtasıyla açık-seçik bir şekilde ortaya çıkar. O bakımdan onların alimleri en hayırlılarıdır.

Ehl-i sünnet de böyledir. Onların imamları ümmetin en hayırlılarıdır. Bid’at ehlinin hayırlıları ise ümmete günahkarlardan daha çok zararlıdır. Bu bakımdan Peygamber (s.a.v) Haricîlerin öldürülmesini emrettiği halde, zalim yöneticiler ile savaşmayı yasaklamıştır.

Diğer taraftan ümmetin alimleri ilim ve ibadete karşı çok düşkün ve ondan adeta doymazlar. O bakımdan kendilerini saptıran vesveselerden maruz kaldıkları -ki onlar bu vesveseleri hidayet zannederek bunlara boyun eğerler- başkalarına arız olmayacak bir şekildedir. Aralarında bu vesveselerden kurtulabilenler ise takva sahihlerinin önderlerinden hidayet kandillerinden ve ilmin pınarlarından birisi olur.

Nitekim İbn Mes’ud arkadaşlarına şöyle demiştir:

“İlmin pınarları, hikmetin kandilleri, gecenin ışık saçıcıları olunuz. Kalpleriniz yeni, evlerinizin sergileri basit, elbiseleriniz eski olsun. Sema ehli arasında tanınır ve yeryüzündekilerin de gözlerinden saklanırsınız.”

İbni Teymiyye-(7.Cilt)

İslâm beş esastan mı ibarettir?

   İslâm beş esastan mı ibarettir?

   Hakkında soru sorulan hususlardan birisi de şudur:

   Eğer Yüce Allah’ın farz kıldığı zahiri ameller beşten daha fazla ise, niçin İslâm bu beş esastır demiştir?

Bazı kimseler bunları İslâm’ın en açık, belirgin ve büyük şiarları olduğunu belirterek cevap vermişlerdir. Kulun, bunları yerine getirmekle İslâm’ı tamam olur, onları terketmekle de İslâm’a bağlılığının çözüldüğü hissini verir.

Meselenin tahkiki ise şudur:

Peygamber (s.a.v) kulun rabbine mutlak olarak teslimiyeti olan dini söz konusu etmiştir ki, bunda muayyen olarak herkesin ihlaslı bir ibadeti Allah’a halis kılarak, O’na ibadet etmesi gerekir. Bu ise bu beş esastır.

Bunun dışındakiler ise, birtakım sebeplerle bazı maslahatlar için farz olur. Bunların farziyeti bütün insanları kapsamına almaz.

Hatta kimi zaman cihad iyiliği emretmek, kötülüğü yasaklamak gibi farz-ı kifaye de olur, buna bağlı olarak emirlik, hüküm vermek, fetva vermek, Kur’an okutmak, hadis öğretmek ve benzeri diğer hususlar da bunlara tabidir.

Ya da bu, insanlara ait olan bir hak sebebiyle farz olur ve bu farz sadece lehine veya aleyhine vacib olan kişiye has olur. Bunun düşünülmesi ile düştüğü de olur. Üzerinde hak olan kimsenin ibra edilmesi, yahut maslahatın gerçekleşmesiyle, maslahatın veya ibranın meydana gelmesiyle bu hakkın düştüğü de olur. Borçların ödenmesi gasbedilen şeylerin, ariyetlerin, vediaların geri verilmesi, kan, mal ve namus konularındaki haksızlıkların cezalandırılması insanlara ait haklardır. Bunlardan ibra edildiklerinde, bu haklar düşer. Ayrıca bunlar herkese değil, bazı şahıslar üzerine vacibtir ve her durumda da bunların vücubu söz konusu değildir.

Allah’a karşı, gücü yeten her kula katıksız bir ibadet olarak bunların vücublarından söz edilemez. Bu bakımdan müslümanlar, yahudiler ve hıristiyanlar bunlarda ortaktırlar.

Fakat beş esasın durumu böyle değildir. Bu beş esas müslümanların özellikleri arasında yer alır.

Fakat akrabalık bağını gözetmek, zevcenin, çocukların, komşuların, ortakların, fakirlerin haklarına riayetin vücubu, şahitlik, fetva, yargı, emirlik (yöneticilik) iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak ve cihad gibi bütün hususlar birtakım insanlar hakkında arızî bazı sebepler dolayısıyla vacib olur. Bu ise birtakım menfaatleri gerçekleştirmek ve birtakım zararları kaldırmak için arız olur. Eğer bunlar insanın fiili olmaksızın meydana gelecek olursa, farz olmaları da söz konusu değildir. Ortak olan herhangi bir şey ise kifaye yoluyla farz olur.

Özel olan ise, Amr üzerinde değil de sadece Zeyd üzerine farz olur. Muayyen bir işin farz oluşunda, herkese farz oluşunda beş esasın dışında hiç birisinde insanlar arasında ortaklık yoktur. Zeyd’in hanımı ve akrabaları, Amr’ın hanımı ve akrabaları değildir. Dolayısıyla bunun üzerindeki farzın benzeri öteki üzerinde yoktur.

Halbuki Ramazan ayı orucu, Beytullah’ın haccedilmesi, beş vakit namaz ve zekât böyle değildir. Zekât, her ne kadar malî bir hak ise de, Allah için yerine getirilmesi gereken bir farzdır. Bu zekâtın harcama yerleri (ilgili ayette belirtilen) sekiz sınıftır. Bundan dolayı zekâtta niyet farz olur. Başkasının, onun izni olmadan, yerine getirmesi caiz değildir. Kâfirlerden de zekât vermeleri istenmez. Kul haklarında ise niyet farkı yoktur. Başkası onun yerine eda edecek olursa onun izni olmasa bile onun zimmeti ibra olur. Kâfirlerden bu hakları yerine getirmeleri istenir. Keffaretler gibi.

Yüce Allah için hak olarak vacib olan şeylerse, kulun sebep olması dolayısıyla vacib olurlar. Ayrıca bunlarda ceza olma yönü de vardır.

Allah için farz olanlar üç türlüdür:

1 – Namaz gibi ibadet,

2 – Hadler,

3 – Keffaret ve bunları andıran safi cezalar, hacdaki keffaretler, nezir (adak) yoluyla vacib olanlar da böyledir. Bütün bunlar kulun yaptığı bir fiil sebebiyle vacib olurlar ve bunlar ödenmesi gereken bir haktır.

Zekât ise, Allah için kişinin malında bir hak olarak farzdır. Bundan dolayı malda zekâtın dışında bir hak yoktur denilir. Yani mal sebebiyle zekât dışında ödenmesi farz olan bir hak yoktur. Yoksa o malda mal dışında kalan sebepler dolayısıyla birtakım farzlar vardır. Yakın akrabaya, zevceye, köle ve sahip olduğu hayvanlara gerekli nafakayı vermek, akilenin yüklenmesi, borçların ödenmesi, musibetler zamanında bağışta bulunması, aç olana yedirmesi, çıplak olanı giydirmesi ve buna benzer diğer mali farzlar, kifâye yoluyla farzdır. Fakat bütün bunlar arız olan bir sebep dolayısıyla farz olurlar ve bunların vücubu için malın varlığı şarttır. Tıpkı hacda istitaa (yol bulabilmek) in şart olması gibi. Kişinin kendisi, vücubun sebebi, istitaa ise, vücubun şartıdır. Zekâtta mal ise sabeptir, vücub da onunla birlikte söz konusudur. Eğer bulunduğu yörede zekât verecek kimse yoksa, bir başka yöredeki kimseye verir. Zekât, Allah için vacib olan bir haktır. İşte bundan dolayı birtakım fakihler şöyle demiştir:

Zekâtta teklif şarttır. Küçüğe ve deliye farz değildir.

Genel olarak ashab-ı kiram, Malik, Şafiî, Ahmed gibi cumhur ise, küçüğün ve delinin malında da zekâtın farz olduğunu söylemişlerdir. Çünkü küçük ve delinin malı, diğer kimselerin malı gibidir. Bu konuda velileri onların yerini tutar. Bedenî hallerde ise durum böyle değildir. Çünkü bedenleri, akıllarının olması halinde, tasarrufta bulunur. Bunların akılları ise eksiktir. Bu onların sahip oldukları arazilerdeki öşrün farz olmasına benzer. Bununla birlikte öşrü zekâttaki hak sahibi olan sekiz grup insan hak eder. Küçükle delinin mallarında keffaretin ödenmesinin farz oluşu da böyledir. Namaz ve oruç ise aklın bunların farziyetinden yana acze düşmesi sebebiyle kalkar, özellikle buna küçükte olduğu gibi, bedenî acizlik de eklenirse. Malda ise bu husus söz konusu değildir. Veli o bakımdan anlama konusunda onların yerini tutar. Nitekim malda yerine getirilmesi gereken bütün hususlar da onların yerine geçer. Bedenlerinde ise herhangi bir şeyin farziyeti söz konusu değildir.

İbni Teymiyye – (Cilt-7)

Milletvekili adayı olmanın anlamı nedir?

Milletvekili adayı olmanın anlamı nedir?

Milletvekili Adayı Olmanın Anlamı :
Milletvekili adayı olmanın anlamı şudur: “Ben sizin adınıza bu maksatla kurulmuş bulunan kurumda gidip teşri (kanun koyma) yapacağım, her biriniz bir fert olmanız dolayısı ile elinizde bulunan genel hakimiyet yetkisinin birer parçasını bana vekaleten belli bir süre devretmenizi istiyorum. Böylelikle ben yeterli sayıdaki temsil oylarımı toplayabildiğim takdirde, sizin adınıza egemenlik yetkisini kullanacağım ve teşri faaliyetlerine katılacağım.“ demektir.

Kur’an- Kerim‘de Allah‘tan başka kanun koyan ve Allah’tan başka hükmüne başvurulan ya da hükmü kabul edilen herkes ve her kurumun ortak adı bilindiği gibi “tağut“ tur.Tağutun reddi ise ,iman edebilmek şerefine nail olmanın ilk ayağıdır.

لاَ إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ قَد تَّبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّ فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِن بِاللّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَىَ لاَ انفِصَامَ لَهَا وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ  

Dinde Çirkin şey Yoktur.“ Hak ile batıl apaçık meydana çıkmıştır. Kim tağutu inkar eder ve Allah’a iman ederse o, muhakkak kopması mümkün olmayan sağlam kulba yapışmış olur “ (Bakara 256)

Tağutun ve tağuti düzenlerin egemenliğini kabul etmek , iman ile bağdaşabilir bir eylem olamaz.

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُواْ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَن يَتَحَاكَمُواْ إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُواْ أَن يَكْفُرُواْ بِهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَن يُضِلَّهُمْ ضَلاَلاً بَعِيدًا  

”Sana indirilen ve senden önce indirilmiş olanlara her halde iman ettiklerini ileri sürenlere bakmaz mısın ki , onu inkar etmekle emrolundukları halde yine tağutun hükmüne başvurmak isterler. Şeytan da onları uzak bir sapıklıkla büsbütün saptırmak ister “ (Nisa 60)

Şu ayeti kerimede Allah’ın emir ve hükümleri dışında teşri yapmanın , teşri yetkisine sahip olunabileceğini kabul etmenin, hüküm ve mahiyetini açık bir şekilde ifade etmektedir.

أَمْ لَهُمْ شُرَكَاء شَرَعُوا لَهُم مِّنَ الدِّينِ مَا لَمْ يَأْذَن بِهِ اللَّهُ وَلَوْلَا كَلِمَةُ الْفَصْلِ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ  

”Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği bir dini getiren ortakları mı var?. Eğer erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz zalimlere can yakıcı bir azap vardır.(Şura.21 ) 
“Yoksa onların , Allah’ın izin vermediği şeyleri kendilerine dinden şeriat yapan (Allah’ın hükümlerine aykırı hükümler koyan , Allah’a eş koştukları ) ortakları mı vardır ?” (Şura 21)

Demokratik seçimlerde ve benzeri bütün eylem süreçlerde ,müslümanın demokrasinin herhangi bir halkasında yer alarak tağuti düzenin işlerlik kazanmasında bir katkıda bulunması , İslam’ın konu ile ilgili ilke ve hükümlerine aykırıdır.

İSLÂM ve DEMOKRASİ

İslam ; tam anlamıyla Allah’a teslimiyet demektir. Allah’a teslim olmanın anlamı ise, O’nun hükmüne kayıtsız, şartsız , itirazsız teslim olmaktır . Buna göre hareket edilirse mesela ; “ O zaman çok kimse bizi kabullenmez , elimizdeki imkanlarla ve araçlarla biz bu işin üstesinden gelemeyiz , böyle davranmak bizi marjinalliğe iter .. vs. “ gibi gerekçeler, hiçbir şekilde Allah’ın herhangi bir mesele hakkındaki hükmünü , gösterdiği yolu bırakıp başka bir takım hükümlerin ya da yolların aranmasının bir gerekçesi olarak görülemez.

Kaldı ki Hz. Peygamberin hayatı , Kurani yöntemden taviz vermesi tekliflerine karşı gerek Kur’an-ı Kerim’in gerekse kendisinin fiili ve sözlü olarak verdiği cevapları ,bunların ve benzerlerinin asla gerekçe olamaycaklarını çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Allah ‘ın rızasını elde edebilmek için bütünüyle O’nun gösterdiği yolu yani dini takip etmekten başka bir yol yoktur .

Bu şu demektir : İslami hareket ; mesela marjinal kalmak fobisine sahip bir hareket olmadığı gibi, bir takım yaklaşımlarının haksız ve ilmi olmayan bir şekllerde başka sistemlerin yaklaşım ve tutumlarına benzetilmesinden de kendisini sorumlu tutacak kadar kuruntulu bir hareket de değildir .

Ne bütün insanlık toptan cehenneme gidecek diye mahkum eden bir harekettir, ne de o zaman çok az insan dışında cehennemden kurtulan olmaz endişesiyle, toptan insanları cennete göndermek eğiliminde olan bir harekettir.

İslami hareket mahiyet itibari ile dini Allah’ın gönderdiği ve Rasulunun gösterip yaşadığı şekliyle hayata geçirmeyi ve hayata hakim kılmayı amaçlayan bir harekettir. O bakımdan kimse yolun her hangi bir aşamasına has olarak öngörülse dahi, özü , şekli ve yapısıyla islami olmayan herhangi bir yöntemi İslam adına müslümanların gündemine dayatmak hakkına sahip değildir .

Müslümanın Düşmanları

(TEVBE suresi 23. ayet)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ آبَاءكُمْ وَإِخْوَانَكُمْ أَوْلِيَاء إَنِ اسْتَحَبُّواْ الْكُفْرَ عَلَى الإِيمَانِ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَأُوْلَـئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) veli edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir.

(MÂİDE suresi 51.ayet)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاء بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ

Ey iman edenler! .Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.

(BAKARA suresi 120.ayet) 

وَلَن تَرْضَى عَنكَ الْيَهُودُ وَلاَ النَّصَارَى حَتَّى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ قُلْ إِنَّ هُدَى اللّهِ هُوَ الْهُدَى وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءهُم بَعْدَ الَّذِي جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ مَا لَكَ مِنَ اللّهِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ نَصِيرٍ

Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, Andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.

(TEVBE suresi 28. ayet) 

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ فَلاَ يَقْرَبُواْ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ بَعْدَ عَامِهِمْ هَـذَا وَإِنْ خِفْتُمْ عَيْلَةً فَسَوْفَ يُغْنِيكُمُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ إِن شَاء إِنَّ اللّهَ عَلِيمٌ حَكِيمٌ

Ey iman edenler! Müşrikler ancak Necistir,bir pisliktir.(Tuvalet Pisliği) Onun için bu yıllarından sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız, (biliniz ki) Allah dilerse sizi kendi lütfundan zengin edecektir. Şüphesiz Allah iyi bilendir, hikmet sahibidir.

Bayrağı ve Yazıyı Tıkla

>>Ana Gibi Yar Olmaz

Big HugRunningJeepDuel GunsBible 2GrenadeProudGrenadeBible 2It

Şimdi En büyük Düşmanımız,Haççolardır.

Namaz ve Terk edilmesi

FARZ NAMAZLARA DEVAM EDİLMEMESİNİN ÖNEMLİ YASAKLARDAN OLMASI VE BUNUN AĞIR EZİYETİ
Konu İle ilgili ayetler
“Namazlara ve orta namaza devam ediniz…” (Bakara 238)
“Eğer (küfürden) tevbe ederler, namazı güzelce kılarlar ve zekâtı da verirlerse, onları serbest bırakınız.” (Tevbe,5)[558]
Konu ile ilgili hadisler
1074. İbn Mes*ud’dan (r.a) şöyle rivayet edilmiştir: Rasûlullah’a (s.a) “Hangi amel daha faziletlidir?” diye sordum. Şöyle buyurdu: “Vaktinde
kılınan namazdır.” “Sonra hangisidir?” dediğimde; “Anne-babaya iyilik etmektir” buyurdu. “Sonra hangisi?” diye sordum. O da şöyle buyurdu: “Allah yolunda cihaddır.” (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir.[559]

1075. İbn Ömer’den (r.a) Rasülullah’ın {s.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “islâm beş temel esas üzerine kurulmuştur. (Bunlar): Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın RasûlU olduğuna şahadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Beytullah’ı haccetmek, ramazanda oruç tutmaktır.” (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[561]

İslâm beş direk üzerine kurulmuş bir çadıra benzetilmiştir. Çadırda her bir direk ne derece önemli ise, İslâm dininde de beş temel şartın her biri o kadar önemlidir. Çadır orta direkle yükselir ve onun miğferinde diğer direk­lerle ayakta durur. Dinin, diğer şartlarının etrafında döndüğü temel şart şa­hadettir. Allah’ın birliğine ve Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik etmektir. Bu olmayınca diğer şartların yerine getirilmesinin hiçbir önemi kalmaz.

tsiâm muazzam bir binaya benzetilmiştir. O binamn ayakta durabilme­si ve mukavemetini devam ettirebilmesi için binanın özelliğini ortaya koyan ana unsurlardan hiçbirisi yok edilemez. Bunun gibi İslâm’ın yüceliğini mu­hafaza edebilmek için de temel şanlarından hiçbiri noksanlaştırılmamaiıdır.

îslâm’m şartları olarak bilinen bu unsurlar çeşitli ayet ve hadislerde açık­lanmıştır. Her birisini en güzel şekilde yerine getirmek, inanan ferdin gö­revidir.[562]

1076. İbn Ömer’den (r.a) Rasülullah’ın (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in O’nun elçisi ol­duğuna şahadet edinceye, namaz kıhncaya ve zekât verinceye kadar insan­larla savaşmakla emrolundum. İnsanlar bunları yaptıkları zaman İslâm’ın hakkı hariç, bana karşı canları ve malları dokunulmazlık kazanır. (İç yüzle­rinin) hesabı Allah’a aittir.” (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[563]

Hadis tahrici ve şerhi ile birlikte, “İnsanlar Hakkında Görünür Halle­rine Göre Hüküm Verilir” bölümü 391 no’İu hadiste geçmiştir. Geniş bilgi için o konuya bakınız.[564]

1077. Muaz b. Cebel’den (r.a) şöyle rivayet edilmiştir: Rasûlullah benî Yemen’e gönderirken şöyle buyurdu: “Sen kitap ehlinden olan bir kavme gidiyorsun. Onları, Allah’tan başka İlâh olmadığına ve benim Allah’ın Ra-sûlü olduğuma şahadet etmeye davet et. Eğer onlar bu davete uyarlarsa Al­lah’ın günde beş vakit namaz kılmayı farz kıldığını bildir. Bunu da kabul ederlerse Allah’ın kendilerine zenginlerden alınıp fakirlere verilen bir sada­ka vermeyi farz kıldığını bildir. Eğer bunu da kabul ederlerse, sakın malları­nın en iyisini almaya kalkışma. Aynca mazlumun bedduasından sakın. Çünkü bu beddua ile Allah arasında hiçbir perde yoktur.” (Buhârî ve Müslim riva­yet etmişlerdir).[565]

Hadisin şerhi için “Zulmün Haramltğı Bölümü “210no’lu hadise bakınız.[566]

1078. Câbir’den (r.a) Rasûtullah’ı (s.a) şöyle buyururken işittiği riva­yet edilmiştir: “Kişi ile şirk ve küfür arasında namazı terk etmek vardır.” (Müslim rivayat etmiştir).[567]

“Bir müslümanı küfürden meneden şey, namaz kılmasıdır. Namazı bı­raktı mı, artık o kimse ile şirk arasında engel kalmaz, küfre her an girebilir” anlamına gelen hadis, namazın Önemine işaret etmektedir.

Gerçekten namazı terkeden kimse onun farz olduğunu inkâr ediyorsa, bütün alimlerin ittifakı ile dinden çıkar. Farz olduğuna inanıp özründen kılmıyorsa, o zaman mesele alimler arasında ihtilaflıdır.

Küfre dalmaktan korkan kişi, namazı kılmakla küfürden korunmalıdır.[568]

1079. Büreyde’den (r.a) Rasühıllah’ın (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edil­miştir: “Onlarla aramızdaki alâmet namazdır. Namazı terkeden kimse kâfir olmuş olur.’ (Tirmizî rivayet etmiştir. Hadis, hasen, sahihtir demiştir).[569]

Hadis, zahirî ibadetlerden olan namazın önemine delil teşkil etmektedir. “Onlarla aramızdaki alâmet namazdır” cümlesinde “onlar” zahiri müna­fıklara gitmektedir. Yani, zahirde onlar da biz gibi namaz kıldıkları, cemaa­ta geldikleri için onlara da müslüman muamelesi uygulanmaktadır. Zahirî eşitliğimizi yok edecek şey, namazı terketmeleridir. Namazı kılmazlarsa o zaman kâfirlerle münafıklar arasında bir fark kalmaz.

Farziyetini inkâr etmemek şartı ile tembellikle namazını terkeden ve bu halinden de üzüntü duyan müslümanın dinden çıkmadığına alimlerin çoğu fikir birliğinde bulunmuşlardır.[570]

1080. Büyük bir zat olduğunda ittifak edilen tabiînden Şakik b. Abdul­lah şöyle der: “Muhammed’in(s.a) sahâbîleri namazdan başka hiçbir İba­detin terk edilmesini küfür saymazlardı”. (Tirmizî rivayet etmiştir. Kitab’ul-Imân’da sahih isnadla rivayet etmiştir)[571]
———–

  • [558] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 4/313.
  • [559] Buhûrî; Kilab’uUEdeb, Müslim; Kitab’ul-îiîiân
  • İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 4/313-314.
  • [560] İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 4/314.
  • [561] Buhari; Kitab’uİ-lmân, Müslim: Kiîab’ut-îmân, 16, Ahrasdb.
  • İhsan Özkes, İmam Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, İslamoğlu Yayıncılık: 4/314. Ve Diğer Kaynaklar.Aynı eser [562---569]

SÜNNİ ve ŞİİLERE GÖRE,KUR’AN ve SÜNNET

KUR’AN-I KERİM

Ehli Sünnet’e Göre:

Ehil Sünnet Kur’an’ın sıhhatine, ziyade ve noksan olmadığına ittifak etmiştir. Kur’an Arap dili kural ve usullerine uygun olarak anlaşılır. Ehli Sünnet Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğuna, hadis ve mahluk olmadığına, içinde batıl bir şeyin bulunmadığına ve müslümanların inanç ve muamelatta ilk kaynağının Kur’an olduğuna inanırlar.

Şiiler’e Göre:

Bazılarına göre Kur’an sıhhatli değildir Kur’an Şii inançlarından herhangi biriyle çatıştığında mezheplerine uygun garip teviller yaparlar. Bu yüzden bunlara “Müteevvile” ismi verilmiştir. Daima Kur’an toplanırken ortaya çıkan ihtilafa işaret etmeyi severler. Kendi imamlarının sözleri onlara göre güvenilen teşri kaynağıdır.

HADİS

Ehli Sünnet’e Göre:

Şeriatta ikinci kaynak ve Kur’an’ı açıklayıcı mahiyettedir Peygamber (SAV)’den sahih olarak gelen herhangi bir hadise muhalefet etmek caiz değildir. Hadislerin sahih olduğunu anlamak İslam Ümmeti alimlerinin Hadis Usulü hususunda ittifak ettiği kurallara dayanır.

Bunun yolu da senedin tahkikidir. Kadın ve erkek ayırdedilmeksizin adil şahısların şehadetiyle güvenilir olup olmadıkları incelenir. Her hadis rivayet edenin belli bir tarihi, rivayet ettiği hadislerin sahih olup olmadığı tespit edilmiştir. Yalancıdan, meçhul şahıslardan sadece akrabalık vasfıyla hadis kabul edilmez. Çünkü hadis rivayeti her türlü itibarın üzerinde büyük bir emanettir.

Şiiler’e Göre:

Resulullah (SAV)’ın ehli beytine nisbet edilen ve siyasi savaşlarında Hz. Ali’nin yanında bulunanların rivayet ettiği hadislerden başkasını kabul etmezler Hadislerin kabulünde sahih olup olmadığına, senedine ve ilmi metoda ehemmiyet vermezler. Çok defa meçhul şahıslardan rivayet ederler ve derler ki : Muhammed b. İsmail’den .o da ashabımızdan birinden, o da bir adamdan rivayet etti ki şöyle dedi…” Kitapları sıhhatinin ispatı mümkün olmayan on binlerce hadisle doludur. Ve bu hadisler üzerinde dinlerini bina etmişlerdir ” Bu tutumlarıyla Sünnet-i Nebeviye’nin dörtte üçünden fazlasını inkar etmişlerdir. Bu nokta Şiiler’in diğer müslümanlardan ayrıldığı en mühim noktadır.

SAHABE

Ehli Sünnet’e Göre:

Ehli Sünnet sahabeye hürmet edilmesi ve onlardan razı olduklarına ittifak etmişlerdir. Çıkan anlaşmazlıklar samimi olarak yaptıkları ictihad kabilindendir. Ve o ortam geçmiştir. Onların anlaşmazlıklarını ele alarak nesiller boyu kin beslemek caiz değildir, Zira sahabileri Allahu Teala hayırla zikretmiş çok yerde methetmiş ve bazılarını tahdit ederek beraatlarını beyan etmiştir. Bu sebepten de kimsenin onları itham etmesi helal olmaz ve bunda kimsenin de bir menfaati yoktur.

Şiiler’e Göre:

Resulullah’tan sonra parmak sayısını aşmayacak kadar az bir topluluğun dışında bütün sahabenin kafir olduğuna inanırlar Hz Ali’ye çok özel bir makam verirler. Bazıları vasi, bazıları peygamber bazıları da ilah mertebesinde olduğuna inanırlar Sonra da kalkar müslümanlar hakkında Hz. Ali hususunda inançlarına göre hüküm verirler. Hz. Ali’den önce halife seçilenler ya zalim veya kafirdir. Hz. Ali’ye fikrinde muhalefet eden zalim veya kafir veyahut da fasıktır. Hz. Ali’nin zurriyetinden gelenlere muhalefet etmek de böyledir. Böylece tarihte nesiller boyu devam eden bir düşmanlık ve iftira kapısı açtılar Şii’lik bu öğretilerle devam eden tarihi bir ekol haline geldi.

TEVHİD (ALLAH’I BİRLEME) İNANCI

Ehli Sünnet’e Göre:

Allah’ın bir olduğuna, ortağı, benzeri olmadığına ,kul ile Allah arasında vasıta bulunmadığına iman ederler. Sıfat hususundaki ayetlere tevil, inkar ve teşbih yapmaksızın inanırlar. Allah dini tebliğ için peygamberler göndermiştir. Onlar da dini tebliğ etmişler hiçbir şeyi gizlememişlerdir. Gaybı sadece Allah’ın bildiğine inanırlar. Şefaatin Allah’ın izni şartına bağlı olduğuna, duanın, adağın ve kurbanın sadece Allah için olacağına, Allah’-dan başkasına caiz olmadığına inanırlar. Hayır ve şerrin Allah’ın mülkünde olduğuna, Allah’tan başkasının diri olsun ölü olsun kainatta tasarruf ve yetkisinin olmadığına, herkesin Allah’ın fadl ve rahmetine muhtaç olduğuna inanırlar. Allah’ı bilmek ise akıldan önce Şeriat ve Allah’ın ayetleriyle olacağına inanırlar. Her zaman hakkı bulması mümkün olmayan aklıyla insan imanını kuvvetlendirir.

Şiiler’e Göre:

Allah’ın birliğine iman ederler fakat bu inancı bazı şirke götüren tutumlarıyla bulandırırlar Allah’tan başkalarına, kullara dua eder onlardan isterler ve “Ya Ali, Ya Hüseyin, Ya Zeyneb” derler. Allah’tan başkasına kurban keserler ve adak adarlar Ölülerden ihtiyaçlarının giderilmesini isterler Kendilerince malum duaları vardır. Bu dualarla ibadet ederler imamlarının masum olduğuna ve gaybı bildiklerine inanırlar, imamlarının kainatı idare ettiklerine inanırlar. Bu batıl inançlarını bina etmek için de kendilerine göre bir tasavvuf yolu icad ederler. Evliyanın, kutupların ve Ehli beytin (Allah’ın kudretinin dışında) hususi güç ve kuvvetlerinin olduğuna inanırlar. Dinde imtiyazlı bir tabaka olduğunu yayarlar ve bu imtiyazın veraset yoluyla oğullarına geçtiğini öğretirler. Allah’ı bilmenin akıl ile olduğuna Kur’an ayetlerinin aklın te’kidi mahiyetinde olduğuna. Kur’an’ın yeni şey getirmediğine inanırlar. Onlara göre Kur’an aklın eriştiği marifeti kuvvetlendirir.

RÛYETULLAH (ALLAH’I GÖRMEK)

Ehli Sünnet’e Göre:

Ahirette görmek mümkündür. Zira Kur’an’da : “O günde bazı yüzler parlaktır (çünkü) Rablerine bakmaktadırlar” buyurulmaktadır. (Ayrıca bu hususta sarih hadisler vardır).

Şiiler’e Göre:

Ne dünyada ne de ahırette görmek mümkün değildir

GAYB

Ehli Sünnet’e Göre:

Gaybı Allah’tan başkası bilemez. Allah gaybı kendisine has kılmıştır Ancak başta Hz. Muhammed olmak üzere peygamberlerine gayba ait bazı şeyleri bildirir. “Dilediğinden başka onun ilminden hiç bir şeyi kavrayamazlar.”

Şiiler’e Göre:

Gaybı bilmenin sadece kendi imamlarının hakkı olduğuna inanırlar (Gaybtan haber vermek Peygamberin hakkı değildir) Bu sebepden bazıları imamlarına ilahlık nisbet etmektedirler.

RÂSULULLAH’IN ÂLİ (EHLİ BEYTİ. TABİLERİ)

Ehli Sünnet’e Göre:

(En sahih kavle göre) İslam dini üzerine kendine tabi olanlardır. Bir rivayette Ümmetin en muttaki olanlarıdır. Başka bir rivayete göre de Beni Haşim ve Beni Abdul-Muttalip’ten mü’min olan akrabalarıdır.

Şiiler’e Göre:

Sadece damadı Alı ve onun bazı çocuklarıdır. Sonra onların oğulları, daha sonra da torunlarıdır.

ŞERİAT VE HAKİKAT

Ehli Sünnet’e Göre:

Şeriat, hakikattir; hakikat, şeriattır. Resulullah ümmetinden hiçbir şeyi gizlememiştir. Bütün hayırları göstermiş ve tüm serlerden sakındırmıştır. Cenabı Hak “Bugün size dininizi tamamladım.” buyurmuştur. Dinin kaynakları Kur’an ve Sünnet’tir. Tamamlayıcı başka bir şeye ihtiyaç yoktur. Amel, ibadet ve Allah’a kavuşmanın yolu vasıtasız olarak açıktır. Kulların hakikatini sadece Allah bilir. Peygamberden başka her şahsın sözü alınır veya reddedilir. Çünkü Peygamber masumdur.

Şiiler’e Göre:

Şeriat Peygamberin getirdiği ahkamdır. Ve sadece avam tabakası ile satıhcıları ilgilendirir. Halbuki Hakikat veya ilmi Hası Ehli Beyt’in imamlarından başkası bilemez. Onlar Hakikat ilmini veraset yoluyla nesilden nesile elde ederler Ve onların nezdinde sır olarak kalır imamlar hatadan masumdurlar ve amellerinin hepsi dindir. Onların her tasarrufu caizdir. Allah’a kavuşmak vasıtasız (imamlar olmaksızın) tamam olmaz. Bu yüzden kendilerine verdikleri isim ve lakaplarda ileri giderek “Veliyyullah. Babullah. Hüccetullah. Ayetullah EI-Masum vs.” gibi isimler verirler

FIKIH (HUKUK)

Ehli Sünnet’e Göre:

Ehli Sünnet Kur’an ahkamına bütün dikkatleriyle inceden inceye bağlıdırlar. Kur’an ahkamını Peygamber’in sünneti açıklar. Resulullah’ın söz ve fiillerinden sonra sahabenin ve güvenilir (sika) tabiilerin sözleri de büyük ehemmiyet kesbeder. Çünkü bu tabaka Resulullah’a zaman bakımından insanların en yakınları ve ona en bağlılarıdır. Allah bu dini tamamladıktan sonra hiç kimsenin yeni ahkam getirmeye hakkı yoktur. Fakat tafsilatın anlaşılmasında ve yeni meselelerin çözümünde İslam alimleri Kur’an ve Sünnet’in ışığı altında gayret sarf ederler. Yoksa kendiliklerinden yeni şeyler getiremezler. Mutlaka ayet veya hadise dayanması gerekir.

Şiiler’e Göre:

Hukukta kendi imamlarına nispet ettikleri kendi kaynaklarına dayanırlar Kur’an ayetlerini Ümmet-i Muhammed’in galibiyetine muhalif olarak tevil ederler ve hukukta bunlara dayanırlar. Müctehid ve masum imamlarının yeni hükümler ihdas etme hakkı olduğuna inanırlar Aşağıdaki hususlarda Şii imamları yeni ahkam getirmişlerdir:

  1. - Ezan, namaz vakitleri, namazın heyet ve keyfiyeti.
  2. - Oruç vakitleri, orucu açma zamanı.
  3. - Hac ve ziyaret işleri.
  4. - Zekat meseleleri ve sarf olunacak yerler
  5. - Miras

Ehli sünnete muhalefet etmeye son derece dikkat ederler ve anlaşmazlık dairesini genişletmeye özen gösterirler.

VELA (BAĞLILIK)

Ehli Sünnet’e Göre:

Vela tam bağlılık demektir. Ehli Sünnet “Resul’e itaat eden Allah’a itaat etmiştir” ayeti gereğince Resulullah’tan başkasına vela göstermezler. Resulullah’ın dışında kalan her kese Şeriat kaidelerinin hükmüne göre bağlanırlar. Çünkü Allah’a isyanda kula itaat yoktur.

Şiiler’e Göre:

Velayı imanın rükünlerinden biri olarak kabul ederler Onlara göre vela : Oniki imamı tasdik etmektir. Ehli beyte bu anlayış içinde vela göstermeyen onlara göre iman vasfıyla vasıflanamaz Arkasında namaz kılınmaz. Farz zekattan kendisine verilmez Ancak kafirlere de verilen adi sadakalardan verilebilir.

TAKIYYE: (İNSANIN KORKUDAN İNANDIĞININ AKSİNİ SÖYLEMESİ VEYA ÖYLE GÖRÜNMESİ)

Ehli Sünnet’e Göre:

Ehli sünnete göre bir müslümanın diğer Müslümanları sözüyle veya fiiliyle kandırması, aldatması caiz değildir. Çünkü Resulullah “Aldatan bizden değildir” buyurmuştur. Takıyye din düşmanı kafirlerden başkasına yapılamaz caiz değildir. Bu da sadece harp esnasında olur. Çünkü harp hiledir. Müslümanın hak hususunda cesur ve doğru sözlü olması, riyakar, yalancı ve sahtekar olmaması tam tersine iyiliği emredip kötülükten nehyetmesi gerekir.

Şiiler’e Göre:

Takıyye Şiiler’in bütün fırkalarında mezheplerinin gereği olarak kabul edilen bir farzdır. Takıyye usulünü gizli ve açık olarak öğreniyorlar ve onunla amel ediyorlar. Özellikle de kötü şartlarda. Bu durumlarda kendilerine göre öldürülmeyi hak etmiş kimseleri medih ve senada mübalağa ederler. Kendi mezheplerinden olmayana küfür hükmü tatbik ederler. Onlara göre gaye her türlü vasıtanın mubah olmasıdır Bu insanlar yalan, hile ve iki yüzlülüğün bütün üsluplarını mubah saymaktadırlar (Ehli sünnetin bazılarına göre imamın Kureyşten olması şart koşulur)

İMAMET VE DEVLET REİSLİĞİ

Ehli Sünnet’e Göre:

Devleti Müslümanların arasından seçilen halife idare eder. Ve halifede denklik (İmamlarından rivayet ederler ki şöyle demişlerdir : -Takıyye benim ve babalarımın dinidir.- -Takıyyesi olmayanın dini yoktur.- Mutemet kitaplarından -İslam Kurtuluş ve Seadetin Yolu- isimli kitabın 109 uncu sayfasında şunlar vardır -Mükellefin nefsinde yahut malında bir zarara girme ihtimali varsa veya umumi düzene bir halel gelecekse onun emri bilmarufu terketmesi vaciptir. Bu hüküm Şia’nın özelliklerinden biridir ve Takıyye diye isimlendirilir.-), yani akıllı, bilgili, salih olarak bilinmesi, emin olması ve bu mesuliyeti yüklenecek güçte bulunması gerekir. Müslümanlardan onu hal ve akd ehli seçer. Adaletle hükmetmez ise veya kitap ve sünnet ahkamını çiğnerse onu azledebilirler. Bütün müslümanların ona itaati gerekir. İdare külfet ve mesuliyettir, mükafat ve ganimet değildir.

Şiiler’e Göre:

İdare Hz Alı ve Hz Fatıma’nın çocuklarında veraset usulüyle devam eder. işte bu idare meselesi yüzünden Şiiler hiçbir idareciye halisane bağlanmazlar Çünkü inançlarına göre Patıma evladı olmayan idareci olama? Bu düşüncelerinin tarihte gerçekleşmemesi üzerine bu inançlarına Ric’at nazariyesini eklediler. Ric’atın manası- Son imamları olun EI-Kaim ahir zaman yerden çıkarak bütün siyasi hasımları secek ve Şia’ya diğer fırkalar tarafından tarih boyunca gasbedilen haklarını geri verecek..

FAYDALI BİR AÇIKLAMA

***”Bu açıklama Şam Arap Bilimsel Enstitüsü dergisinin Birinci Cild 26 Rabiulevvel 1373 tarihli sayısından alınmıştır”

EVAİLİ-L-MEKALAT FİL-MEZAHİB-İ VEL-MUHTARAT

Telif: EI-Müfid b. en-Nu’man. öl. 413 H.

Crandabi vaizi el-Hac Abbas Kalı tashih edip bazı taliklerde bulunarak yayımı ile ilgilenmiştir.

İlk kitabın ismi müsemmasına delalet ediyordu. Fırkaları ve mezhepleri inceleyip İmamiye (isna aşariye) ile ilgili yerleri ele alıyor. Müellif kitabı çeşitli bablara ayırıyor:
Bu kitabın birinci babı Şia ile Mu’tezile arasındaki farklar hususunda. Bu babda “Teşeyyu’” kelimesinin lügat ve ıstılahi anlamını ve Şia’ya bağlı diğer fırkalardan hangisinin bu ismi kullanmaya layık olduğunu zikrettikten sonra “l’tizal” kelimesinin manasını ele alıyor tarihini ve bu lakabın kendisine verildiği kimseleri inceliyor,
ikinci bab kitabın başında olduğu gibi İmamiye ile diğer Şii mezhepleri arasındaki fark hususunda. Bu babda Zeydiye’ye işaret ederek Imamiye’den ayrıldığı hususları gösteriyor.
Üçüncü babda İmamiye’nin imamet konusunda Mu’tezile hilafına ittifakını zikrederek bu iki mezhep arasında Nübüvvet (Peygamberlik) ve imamet (imamlık, halifelik, başkanlık) ve diğer konulardaki ihtilaf ettikleri teferruatı ele alıyor.
Dördüncü babda ise Âli Muhammed’den, Eimme i Hûda’dan nakledilenlere uygun olarak ihtiyar ettiği usulleri vasfediyor ve bu konuda kendi mezhebine uyan diğer Makalat sahiplerini zikrediyor. Bu kitaptaki Tevhit Sıfat, Adi, Lutf, Salah, Aslah ve Nübüvvet bablarında itikadı meselelerin en önemlilerini zikretmiştir. Aynı şekilde imamet meselesini ve bu meseleyle ilgili, bu meseleden ortaya çıkan teferruatı. Kur’an’ın mucizesi, Mead, Va’d, Vaîd. Esma, Ahkam ve diğer konuları bablarında ve fasıllarında ele almıştır.

İkinci kitap ise Saduk ismiyle bilinen Ebtı Cafer b. Ali b. Babeveyh el-Kummi’nin “Tashilı-ul-ltikad” isimli telifidir. Bu kitapta “Fırka-i Naciye’nin zaruri ve gayri zaruri itikatlarının hepsini” zikretmiştir. Bu kitaptaki mevzulardan bazıları şunlardır: Keşfü-s-Sak’ın manası, Yed, Nefhul ervah’ın tevili, Allah hakkında mekr ve hud’anın manası, “Allahu yestehziubihimin manası, “Nesullahe fenesiyehumsun manası.

Kitapta Allahu Teala’nın sıfatları, kulların fiillerini yaratması, Meşiet ve irade, kaza ve kader ayetlerinin tefsiri, “Fıtratullah’ın manası, ıstitaat, beda, cidal, levh, kalem, arş’ın manası, nefis ve ruhların yaratılması sevap ve cezanın vukuunu ve daha sonra vuku bulacak şeyler hakkında konuştuktan sonra ahirete ait meseleleri inceliyor.
Daha sonra vahyin inişini, imamların masumiyetini yaratma ve tefviz’i(Mufavviza onlara göre gulattandır iddialarından biri de; Allah özellikle imamları önce yarattı, alemi ve alemde bulunanların yaratılmasını imamlara bıraktı!!!) ele alarak inceleyip, kitabı Takıyye ve bazı fer’i meselelerle bitiriyor.
Üstad Zencani “Evail-el-Makalat” kitabını ve müellifi Şeyh Müfid’i tanıtırken ilmi hayatının genelde kendi mezhebini propaganda ile, mezhebini müdafaa ve muhalifleriyle mücadele ederek geçirdiğini beyan etmektedir.
Ben de derim ki: Bu kitab ve hocası Saduk’un risalesini şerh ederek koyduğu haşiye ve takrirler buna şahittir. Kitabın onuncu sayfasında “Mü’minlerin emiri Ali ile harbedenler hakkındaki hüküm” başlığı altında şunları yazmıştır: “Imamiye Zeydiye (Halis Zeydiler bu itikadı benimsemezler. Carudi Zeydileri ise Rafiziler gibidir.) ve Hariciler (Hariciler ve onların bir kolu olan Ibaziler Hz. Ali’den ayrıldıkları için bu ittifaka onlar da girmezler. M.N.)
Şam ve Basra ahalisinden ahidlerini bozarak mü’minlerin emiri Ali ile harb edenlerin bu harpleri dolayısıyla kafir ve sapık olduklarına, bu sebepten de ebediyen cehennemde kalacaklarında ittifak etmişler dir.” Bu ittifak ayeti kerimenin hilafına, aksine bir ittifaktır. Çünkü ayeti kerime “Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında dilediğini bağışlar” buyurmaktadır.

Bilimsel Enstitünün “Tarif ve Tenkit” babında bana tanıtmam için -verdiği bu kitapta Kafi, (El-Kafi,Sahih-i Buhari’ye nisbet edilen,şiilerin kaynak,hadis kitabı.)Tehzip ve başkalarında bulunan müslümanların tekfiri, lanetlendikleri ve ebedi cehennemde kalacakları gibi şeyleri mülahaza ettim. Bu kitabı tashih edenleri, takriz yazanları tenkit etmeyi ve onlara itirazı uygun görmüyorum. Çünkü onlar da zaten bu asırda Şiiler’in ileri gelen müctehidlerindendir. Bu kitapların okuyuculara kin, düşmanlık ve buğz aşıladığı şüphesizdir.Çünkü Asrı saadet ve ondan sonrakiler hakkında lisanları en kötü kelimeleri kullanmakta başta üç büyük halife ve bazı Peygamber zevceleri olmak üzere onlarla beraber olan muhacir ve ensara en çirkin sözlerle dil uzatmaktadırlar. Halbuki Kur’an Allah’ın bunlardan razı olduğunu beyan etmektedir.

Bu kitaplar hiç şüphesiz birer fitne kaynağıdır. Sahabeye hücum etmek isteyen onlara müracaat ediyor ve her lanetçide bu kitaplardan kaynaklanıyor. Biz şimdi hastalığın gizlendiği yerlere işaret ediyoruz. Artık birliğe, uyuşmaya davet edenler bunun çaresine baksınlar. Emeviler, Abbasiler devri geçmiş, Cemel, Nehrevan, Sıffin’de bulunanlar da artık ortada yoktur. Hesapları alemlerin Rabbına aittir.

Selefi salibinin tartışması, mücadelesi, kendi asırlarında zuhur eden İslami fırkalarla idi. Kaderiyye, Hariciler. Cebriye, Cehmiye, Mürcie. Vaidiyye ve bunlara benzer diğer fırkalar hakkında makaleler yazmışlar, insanlar arasında bu makaleler yayılmıştır. Zamanımızda dinimiz hakkında şek ve şüphe uyandırıcı fikirler yayılmaya başlamıştır. Bunların başında bazı devletlerin mal ve eleman ile yardım ettiği Hristiyan misyonerleri gelmektedir. Bunlar kendilerini feda ederek çalışmaktadırlar. Ayrıca dinsizliği ve fesadı yayanlar da eksik değildir. Bunların batıl propagandalarına cevap verecek ve gemlerim çekecek İslam davetçileri hani nerede? Bu ve buna benzer vakıalara ulemanın dikkatlerini çekeriz Başarıya ulaştıran da yardım eden de Allah’tır.

Muhammed Behçet el-Baytar

ŞİA’NIN ARASINDA Kİ İHTİLAFLAR

NUSAYRİYYE’NİN AYRILMASI

Bu durumda şeytanlarından birisi olan Beni Nümeyre kölelerinden Muhammed b. Nusayr ortaya Hasan el-Askeri’nin sirdapta (babasının evinde) gizli bir oğlu bulunduğu fikrini ortaya attı ki kendisi ve arkadaşları Şiiler’in halk tabakasından ve zenginlerinden imam adına zekat toplayabilsinler ve böylece de kendilerinin imamiye olduğu iddiasını devam ettirsinler. Bu Muhammed b. Nusayr hayali sirdabın kapısı olmayı hayali imam ile Şiiler arasında zekat toplamak görevini kendisi üstlenmek istedi. Arkadaşları ona muhalefet ettiler ve bab (kapının) Hasan el-Askeri’nin evi yakınında bulunan Hasan Askeri’nin alış veriş yaptığı bir yağcı olmasında ısrar ettiler.

BAB VE SİRDAB HİKAYESİ

Bu anlaşmazlık baş gösterince Muhammed b. Nusayr onlardan ayrılarak kendisine nispet edilen Nusayriyye mezhebini tesis etti. Arkadaşları ise hayali onikinci imamın evlenmesini ondan çocuklar ve torunlar olması hilesini düşünerek imamlığın devam etmesi ve böylece de İmamiye mezhebinin devamı hilesini düşünüyorlardı. Fakat bunun Alevileri kaydeden görevliler tarafından yalanlanacağı, yalan olduğu ortaya çıkacağı anlaşılınca, bunun Abbasiler ve emirleri tarafından anlaşılacağına kanaat getirince onikinci imamın sirdapda kaldığını onun “Gaybubeti Suğra” (Küçük kayboluş) ve “Gaybubeti Kübra” (Büyük kayboluş) olmak üzere sirdabda kaldığını iddia ettiler. Ve bütün müslümanlardan Allah’ın akıl bahşettiği insanlardan bu yalana inanmalarını istiyorlar ki onlarla anlaşma veya yaklaşma olsun. Heyhat. Bu, ancak bütün İslam alemi bir akıl hastanesine dönüşürse o zaman belki mümkündür. Akıl nimetini verdiği için Allah’a hamd olsun Akıl sahih imandan sonra ne büyük nimet!

MÜSLÜMANLARIN BAĞLILIĞI

Müslümanlar imanı sahih her mü’mini severler ve onu dost kabul ederler. Ehli beytin salihleri de herhangi bir adet zikredilmeksizin hepsi aynı hükme dahildir. Müslümanların sevdiği mü’minlerin başında Resulullah’ın cennetle müjdelediği aşare-i mübeşşere vardır Şiiler’in kâfir olduklarına hiç delil olmasa Resulullah bu on kişi cennettedir dediği halde Resulullah’a muhalefetleri küfürleri için yeterlidir. Müslümanlar İslam için çalışan ve İslam aleminin omuzlarında yükseldiği diğer sahabileri de sever ve onlara bağlıdır. Hakkın ve hayrın İslam topraklarında kanlarıyla yeşerdiği bu sahabenin Hz. Ali ve evladına karşı düşman olarak yaşadığı iftirasını da yine Şiiler atmışlardır. Bu sahabe Hz. Ali ile kardeşçe, birbirini severek ve birbirlerine yardımlaşarak yaşamışlar ve aynı şekilde de vefat etmişlerdir. Bunu Allah’ın kelamından daha güzel ifade eden yoktur. Fetih Suresi, ayet: 29; “Kafirlere şiddetli, kendi aralarında merhametli.” Hadid Suresi, Ayet : 10; “Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Mallarınızı Allah yolunda niçin sarf etmiyorsunuz? içinizden Mekke’nin fethinden önce sarf eden ve savaşan kimseler, daha sonra sarf edip savaşan kimselerle bir değildirler. Berikiler daha üstün derecededirler, Allah hepsine cenneti vadetmiştir. Allah işlediklerinizden haberdardır.” Allah vadinden döner mi? Ali. İmran suresinde ise şöyle buyurdu -. “insanlar için ortaya çıkarılan en hayırlı ümmetsiniz.”

HULEFA-İ RAŞİDÎN ARASINDAKİ SEVGİ VE MUHABBET

Mü’minlerin emiri Hz, Ali’nin kendinden önceki halifelere sevgisini inkar mümkün değildir. Hasan, Hüseyin ve İbnu’l-Hanefiyye’den sonra evlatlarına isim verirken birine Ebu Bekir, diğerine Ömer, bir diğerine ise Osman isimlerini seçmiştir. Kızı Ümmü Külsüm el-Kübra’yı Hz, Ömer ile evlendirmiş, şahadetinden sonra da amcasının oğlu Muhammed b Cafer b. Ebi Talip ile, o da ölünce onun kardeşi Avn b. Cafer ile evlendirmiş ve Ümmü Külsüm onun zevcesi iken vefat etmiştir. Abdullah b. Cafer (Tayyar) oğullarından birine Ebu Bekir, bir diğerine Muaviye ismini vermiştir. Bu Muaviye (Muaviye b. Abdullah b Cafer b. Ebi Talib) oğullarından birine Yezid ismini vermiştir. Zira bazıları Yezid’in siyretinin düzgün olduğunu söylemektedirler. Muhammed b. EI-Hanefiyye b. Ali b Ebi Talib buna şehadet etmektedir.

NİÇİN ONLARDAN İLGİMİZİ KESİYOR, TEBERRU EDİYORUZ

Şiiler’in bizden istediği teberri, aramızdaki yaklaşmanın karşılığı olacak ve diledikleri şahıslardan biz ilgimizi keseceksek başta ilk imamları Hz. Ali, çocuklarına Ebu Bekir, Ömer ve Osman ismi vermekle hata etmiş ve kızım Hz. Ömer’le evlendirmekle hatada daha da ileri gitmiş olacaktır. Aynı şekilde İbnu Zübeyr’in davetçisi Abdullah b. Muti gelip Yezid’in rakı içtiğini, namazı terk ettiğini ve kitaba, sünnete aykırı davrandığını iddia ettiğinde Muhammed b. EI-Hanefiyye Yezid lehine şahadet ederken yalan söylemiş olurdu Abdullah b. Muti’e “Zikrettiğiniz şeyleri ben onda görmedim. Yanında bulundum ve onunla bir arada ikamet ettim. Namaza devam ettiğini, hayrı araştırdığını, fıkhî hükümler sorduğunu ve sünnete bağlı olduğunu gördüm” diye cevap verdi, İbnu Muti ve beraberindekiler ona : Sana tasannu için öyle yapmıştır dediklerinde “Söylediğiniz içki içme hadisesini size gösterdi mi? Eğer sizin yanınızda içti ise sizler onun ortağı sayılırsınız Yok sizin yanınızda içmediyse bilmediğiniz, görmediğiniz şeye şahitlik yapmanız size helal değildir.” demiş. Onlar: Görmedi isek de bu bizce malumdur dediklerinde de “Allahu Teala şahitlere bunu yasaklamış ve buyurmuştur ki “Bildikleri halde (bilerek) şahitlik yapanlar hariç, sizin bu işinizden herhangi bir şey (bili yor) değilim.”

Hz. Ali’nin oğlu Muhammed b. EI-Hanefiyye Yezid için böyle şahadet ederken, Şia’nın bizden istediği ilgi kesme ile bu hakikat nasıl bağdaşır. Şia bizden Yezid’in babasından ve babasından da hayırlı üstün Ebu Bekir, Ömer, Osman, Talha, Zübeyr, Amr b. As ve diğer sahabeden teberri etmemizi, ilgimizi kesmemizi istiyorlar. Kitap ve sünneti muhafaza eden ashaptan yüz çevirmemizi istiyorlar. Şiiler’in yaklaşmak için bizden istedikleri fiyat çok pahalı, hiçbir şey almıyoruz her şeyimizi veriyoruz. Hileli mal getirmek isteyen kimseyle muamele yapan kimse ahmaktır. Nusayr Tusi’nin tespit ettiği Nimetullah Müsavi ve el-Hunsari’nin desteklediği ve Şia dininin esası olan velayet ve beraatin (ehli beyte ve oniki imama bağlılık, sahabeden ilgi kesmek ve onlara düşmanlık) manası İslam dinini değiştirmek ve İslam binasını omuzlarında yükseltenlere düşmanlıktan başka bir şey değildir. Evet sadece her şeyleriyle herkese muhalif olan kendilerinin fırka-i Naciye olduğunu söylemekle yalan söylemişlerdir,

ŞİA’DAN İSMAİLİYE’NİN AYRILMASI

İsmailiyye de aynı Şia gibi müslümanlara muhalefette İmamiye Şia’sının yolunu takip etmektedir. Sadece ehli beytten bazı isimleri tayin hususunda Şia’dan ayrılıyorlar, İmamiye Caferi Sadık’a kadar İsmaıliye’nin bağlandığı bütün imamlara bağlanıyorlar ve kabul ediyorlar. Caferi Sadık’tan sonra ayrılıyorlar, imamiyye Musa b. Cafer ve onun nesline, İsmailiye ise İsmail b. Cafer ve onun soyundan gelenlere müvalat ediyorlar. Bağlanıyor ve itaat ediyorlar, İsmailiyye taifesinin İsmail ve neslinden gelenlere aşırı bağlılığı Safevi devleti günlerinden beri Şia’nın hasedine sebep olmuştur. Ve bunun üzerine onlar da Meclisi ve yardımcılarının elinde yuvarlanmışlar, eski devirlerde aşırıları (ğulat) azınlık iken, bundan sonra istisnasız hepsi aşırı (ğulat) bağlılar haline gelmişlerdir. Bu gerçeği Cerh ve Tadil alimleri Ayetullah el-Mamkapi eski ğulat hakkında yazdığı kitapta itiraf ederek bu mevzunun geçtiği her bahiste eskiden aşırı kabul edilen inançların bugün imamiye Şiası’nın mezhepte zaruri olarak inanılması gereken şeyler olduğunu ilan etmiştir. Demek oluyor ki. İmamiye, İsmailliye ile taassubunda, aşırılığında birleşiyor, ancak bazı isimler üzerinde ihtilaf ediyorlar. Aralarında Peygamber mertebesinden daha yukarı mertebelere çıkarttıkları bazı isimler üzerinde ihtilaftan başka farkları yok. Kendi imamlarını ve özellikle hayali onikinci imamı ilahlık derecesine çıkartırken Resulullah (SAV)’ın gaybiyyattan Allah’ın kendisine bildirdiklerine inanmamayı Muhammed Hasen el-lştilaninin diliyle ilan ediyorlar.

Nusayr Tusi’nin tespit edip, Nimetullah Musevi ve Bakır Hunsari’nin teyidlerinde itiraf ettikleri gibi Şia taifeleriyle Müslüman taifelerin birbirine yaklaşmasının imkansızlığı Şia taifelerinin müslümanlara temelde muhalefet etmesi sebebiyledir. Bu durum Bakır Meclisi’nin çağdaşı olan Nusayr Tusi zamanında böyle ise bugün daha kötü, daha zordur.

ŞİİLER YAKLAŞMA DEĞİL MEZHEPLERİNİ YAYMAK İSTİYORLAR

Şunda şüphe yok ki Şiiler kendileri yaklaşma istemiyorlar. Bunun için de yaklaşma fikrini ehli sünnet diyarında yaymaya çalışıyor, Şii bölgelerinde bunun için bir adım dahi atmıyorlar, bir kelime dahi konuşmuyorlar, ilmi merkezlerinde bu yaklaşmanın eserine, izine dahi rastlanmıyor. Bu çağrı fazı toprağına, toprağı fazına birleşmeyen elektrik kablolarına benziyor. Bu sebepten de bu uğurda yapılacak her çalışma çocuk oyunu gibi hiçbir fayda getirmeyen lüzumsuz bir çalışma olarak kalacaktır. Sadece ehli sünnetten, tek taraflı tutumdan bundan başka semere beklenemez. Ancak Şia Peygamberimiz (SAV)’den bu yana Şii olmayan herkesten berî olduğu akidesinden. Ebu Bekir ve Ömer (RA)’ya la netten vazgeçmedikçe bu çalışmalar boşunadır. Yine Şiiler imamlarının beşeriyet sıfatlarından arındırıp ilahlık mertebesine çıkaran inançlarından vazgeçmedikçe yaklaşma mümkün değildir. Çünkü bu inanç İslam dininden çıkmak. Peygamber ve ashabının gösterdiği yoldan sapmak demektir.

Şiiler İslam’a, İslam inanç ve tarihine ters düşen bu azgınlığı terk etmedikce Müslümanların kabul ettiği temel ve esaslara muhalif temel ve esaslarıyla yalnız kalacaklar ve bütün Müslümanlar onları terk edecektir.

Daha evvel bir gerçeğe işaret etmiştik: Komünizmin Irak’ta ve İran’da, diğer İslam ülkelerine oranla daha çabuk gelişmesinin sebebini Şiiliğe bağlamıştık. Bu iki ülkedeki komünistler o ülkelerin Şii evlatlarından oluşuyorlardı. Zira Şia mezhebini anlaşılmayanı hurafe yalan ve hayali şeylerle dolu görünce. teşkilatlı, her dilde yayın yapan, belli ilmi ve iktisadi metotlar takip eden komünizm tuzağına düştüler. Eğer İslam dinini Şiiliğin dışında doğru olarak Peygamber’den geldiği gibi öğrenseydiler bu çukura böylesine düşmeyeceklerdi.

BABİYYE FİTNESİ

Yüz sene kadar evvel İran’da Bab fitnesi zuhur edip de Muhammed Şirazi kendisinin Mehdiyi Muntazarın (beklenen mehdinin) kapısı olduğunu iddia edip daha sonra da Mehdi olduğunu öne sürünce bir yığın İranlı Şii ona inanmış ve etrafında toplanmıştı. Bunun üzerine İran hükümeti bu zatı hurafe ve yalanlardan uzak Hanefi sünnilerin çoğunlukta olduğu Azerbaycan’a sürmüş, başka Şii bir şehre sürmemişti. Çünkü Ehli Sünnetin olduğu yerlerde böyle sapık iddialara kulak verecek batıl inançlar yaşamazdı. Çünkü Şiiler böyle iddialara hemen kanacak akidelere sahiptirler. Aynı şekilde bu hurafe inançlar geçen asırda Babilik ve Bahailiğin yayılmasına da sebep olmuştur. Okuyan ve kültür sahibi olan Şii çocuklar da uyanarak Şiiliğin sebebiyle İslam’dan soğuyorlar ve aklın kabul etmeyeceği bu inançlar karşısında komünizme kayıyorlar. Bu yüzden de İran ve Irak’ta komünizm diğer İslam ülkelerine oranla hızlı gelişmiştir.

Müslümanların nasihat etmek için Allah’a, Resulullah’a ve bütün müslümanlara verdiği söz gereğince bu konuda yazabildiklerim bunlardır. Allah kıyamete kadar dinini, milleti İslamiyeyi, İslam’ın varlığını yıkıcı ve hilekarların şerrinden korusun.

ŞİA’NIN EHL-İ SÜNNET’E MUHALEFETİ

İSLAM HUKUKU (FIKHI)

İslam Hukuku Ehli Sünnet ve Şia nezdinde iki tarafın müştereken kabul ettiği esaslara dayanmamaktadır. Şia’nın hukukta kabul ettiği esaslar Ehli Sünnet imamlarının kabul ettiği esaslar değildir. Teferruata gitmeden önce her iki taraf arasında bu esaslar üzerinde anlaşma sağlanmadıkça, her iki taraf ilmi müesseselerinde bu esaslar ve usul hakkında gerekli birleştirici çalışmalar yapmadıkça teferruatla vakit öldürmekte hiç bir fayda yoktur. Usul derken Fıkıh usulünü (asıllarını) değil her iki tarafça kabul edilen dinin temel esaslarını kastediyoruz.

TAKIYYE MESELESİ

Samimi olarak karşılıklı anlaşmanın ilk engeli «Takıyye» diye isimlendirdikleri inançlarıdır. Zira bu dini inanç onlara inanmadıkları şeylere inanmış gibi görünmelerini mubah kılmaktadır. Anlaşma istemedikleri halde istiyormuş gibi görünmeleri bizim saf kalblilerimizi aldatabilir Çünkü onlar anlaşmaya razı olmadıkları gibi bu anlaşmayı kendi saflarına katılmakta olduğunu görürler ve zerre kadar kendi taassuplarından vazgeçmezler Takıyye ocakları temsilcileri bizleri anlaşmaya doğru adım attıklarına ikna etseler dahi Şia taifesinin hepsi, üst tabaka olsun, avam tabakası olsun bu gülüne oyunun temsilcilerinden ayrı kalacak ve onların kendileri  namına konuşmalarını kabul etmeyeceklerdir.

KUR’AN-I KERİM’E İTİRAZLARI

Birliğe yaklaşma hususunda onların ve bizim ortak kaynağımız olması gereken Kur’an-ı Kerim’i dahi kabul ettikleri din esaslarına göre, Sahabe (RA)’ın Peygamber (SAV)’den anladığının tam tersine yorumlamakta ve ayetlerin manalarını saptırmaktadırlar. Bunun da ötesinde Necef ulemasının büyüklerinden birisi olan Hacı Mirza Hüseyin b Muhammed Takıyyin-Nuri Et-Tabersi ki Şia bu alime çok saygı duyar ve severdi. Hatta öldüğünde (1320) onu Necef’te en mukaddes saydıkları EI-Meşhed el-Murtazavi binasında Sultan Nasır Lidinillah kızı Banu el-Uzma’nın odasına defnetmişlerdir. İşte bu Necefli alım 1292 senesinde imam Ali’ye nispet ettikleri kabrin yanı başında «Fasl-ul-Hıtab fi ispati Tahrifi Kitab-i Rabbil-Erbab» (Rabler Rabbinin Kitabını Tahrifi ispatta Son Söz) isimli kitabı telif etmiştir. Bu kitapta çeşitli asırlarda yaşamış Şia ulema ve müçtehidlerinin Kur’an-ı Kerim’in eksiltildiğine, bazı ayetlerin çıkarılıp bazı ilaveler yapıldığına dair yüzlerce nass ve delillerini zikretmiştir. Bu kitap İran’da basıldığında gurultu koparmışlardı Çünkü onlar Kur’an hakkındaki bu şüpheye düşürücü inançlarının kendi üst tabakalarında ve muteber kitaplarında dağınık olarak kalmasını istiyorlardı Bu inançlarını ortaya koyan delilerin bir kitapta toplanıp binlerce basılarak hasımlarının eline geçmesini ve aleyhlerinde delil olmasını istemiyorlardı. Şia ileri gelenleri bu düşüncelerini açıklayınca müellif ölmeden iki sene önce kitabını müdafaa için bir reddiye kitap daha yazdı ve «Reddu Ba’zı ş-Şübuhat an Fasl-ıl-Hıtab fi ispatı Tahrifi Kitabı Rabbil-Erbab» (Rabbler Rabbinin Kitabını Tahrifi ispatta Son Söz Kitabı Üzerindeki Şüphelerin Bazılarına Cevap) diye isimlendirdi. Bu Kur’an’ın muhraref olduğunu ispat eden çalışmasına mükafat olarak onu Necef’deki (kendilerince) mukaddes mekana defnettiler

Bu Necefli alimin Kur’an’da noksanlık olduğunu beyanlarından birisi «Velayet Si!resi» ismini verdikleri surenin Kur’an’da bulunmamasıdır. Bu surede Hz Ali’nin velayeti zikredilmektedir Surenin baş kısmındaki ayet:«Ey sizleri doğru yola götürsün diye size gönderdiğimiz Peygamber ve veliye inananlar., vs.» Sayfa : 180.

Mısır Adalet Bakanlığı uzmanlarından Muhammed Ali Suudi buna muttali olmuştur Muhammed Abduh’un ileri gelen talebelerinden biri de, Müsteşrik Brayn, İran basımlı bir mushafta aynı sureyi görmüştür Bu mushafta ayetlerin üzerine Fars’ça tercüme yapılmıştır. Kur’an’da tahrif olduğunu Tabersi meşhur kitabında yazdığı gibi, aynı iddia Muhsin Fani EI-Keşmiri’nin farsça yazdığı «Debistan Mezahib» isimli kitabında da vardır Bu kitap İran’da defaatla basılmıştır. Bu uydurma sureyi Müsteşrik Noldke «Tarihul-Masahıf» isimli kitabında (cilt: 2. Sh : 102) Debistan Mezahib’den nakletmiştir Ve EI-Asyaviyye el-Fransiyye gazetesi de 1342 senesinde 431-439 sayılarında neşretmiştir.

Necef’li alim Kur’an’ın muharref olduğunu Velayet suresinin çıkarıldığıyla ispat ederken «EI-Kafi» isimli kitaplarının 289 uncu sayfasındaki (1278 Iran baskı) şu satırları nakletmiştir : (Kafi kitabı Şia’nın muteber hadis kitabıdır. Bizdeki Buhari’ye olan itimadımız onlarda bu kitabadır).

«Bizimkilerden birkaçı Sehl b. Ziyad’dan. o da Muhammed b. Süleyman’dan, o da bazı arkadaşlarından, onlar da Ebu-l-Hasan (A.S.)’dan (Yani ikinci Ebul Hasan 206 senesinde vefat eden Ali b. Musa Er-Rıza) şöyle dediğini rivayet etmişlerdir:

«Ona, sana canım feda olsun, bizler Kur’an’da öyle ayetler işitiyoruz ki bizde işittiklerimiz gibi değil ve sizden bize ulaştığı gibi de okuyamıyoruz. Bunun için günahkar olur muyuz? Dedi ki: Hayır, nasıl öğrendiyseniz öyle okuyun. Zira size onu öğreten birisi gelecektir.»

Bu söz Şia’nın, imamları Ali b. Musa Rızaya uydurdukları bir şey olduğunda şüphe yoktur. Fakat bunun manası onlara göre Osman mushafından öğrenilip okunmasının günah olmadığına dair bir fetvadır. Soma Şia’nın ileri gelenleri birbirlerine hangi kısmın kandı imamlarınca var olduğunu, hangi kısmın çıkarıldığını öğreteceklerdir.

Şia’nın Takıyye inancına göre gizledikleri Kur’an’ları ile Müslümanlar arasında yaygın olan Hz. Osman Mushafı’nın farkını beyan etmek için Tabersi yukarda ismi geçen kitabını yazmıştır. Yine Şiq Takıyye inancı gereği bu kitabı kabul etmediklerini söyleseler de, bu kitap muteber kitaplarındaki alimlerinin yüzlerce görüşünü topladığından onların Kur’an’ m tahrif edildiği inançlarını ispat etmektedir. Kur’an hakkındaki bu inançların yayılarak aleyhlerinde kullanılmasını istememektedirler.

Onlara göre iki Kur’an vardır. Birisi ortada yaygın olan diğeri ise gizli olan hususi Kur’an işte bu gizli Kur’an Velayet suresini de içine almaktadır Bu gizli Kur’anı imamları Alı b. Musa Rıza’ya isnat ederek uydurdukları «Nasıl öğrendiyseniz öyle okuyun Zira size onu öğreten birisi gelecektir» sözünden çıkarıyorlar

Şia’nın iddialarından biri de, inşirah suresinden «ve caalna Alıyyen sıhrake» (Ali’yi sana damat kıldık) diye uydurdukları bir ayetin çıkarıldığıdır inşirah suresinden böyle bir ayetin çıkarıldığını iddia ederken bu surenin Mekki surelerden olduğunu, Hz Ali’nin ise Mekke’de iken Peygamberimiz’e damat olmadığını bildikleri halde utanmadan bu iddiayı sürdürürler Mekke’de Peygamberimizin tek damadı EI-As b. er-Rabı’ el-Emevi’dir. Resulullah (SAV); Hz. Ali. Ebu Cehil’in kızıyla evlenmek istediğinde Hz. Fatıma babasına (SAV) şikayet etmişti de Resulullah (SAV) de Medine’deki mescidinin minberinde As b Rabı’ı methetmişti Hz Ali Resulullah’ın bir kızını almışsa Hz Osman iki kızını almak suretiyle Resulullah’a (SAV) yaklaşmıştır. Hatta ikincisi de vefat edince Resulullah (SAV) ona «Eğer bir üçüncü (kızımız) olsaydı seni onunla evlendirirdik » buyurmuştur.

Şii alimlerinden Ebu Mansur Ahmed b Ali b Ebi Talıb Et-Tabersi (588 senesinde vefat eden İbnu Şehr Âşub’un hocalarından bindir) «İhticac ala Ehli-Lucac» isimli kitabında Hz Ali’nin zındıklardan birine (ismini zikretmiyor) şöyle dediğini söylüyor : Senin bana isyanın, karşı gelmen «Vein hıftum ella tuksitu fılyetama fenkıhu ma tabe lekum mınennisa» (Himayeniz altındaki yetim kızlarla evlendiğinizde onlara haksızlık yapmaktan korkarsanız hoşunuza giden başka kadınlarla iki. üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz) ayetine aykırıdır Yetim kızlara adaletli davranmak başka kadınlarla evlenmeye benzemez. Bütün kadınlar da yetim değildir. Daha önce söylediğim gibi o ayetteki «filyetama» kelimesi ile «fenkihu» kelimesi arasında Kur’an’ın üçte birinden fazlasına denk miktarda ayet münafıklar tarafından Kur’an’dan çıkarılmış

Ebu Mansur burada münafıklar sözüyle Resulullah’ın (SAV) ashabını kastetmektedir.

Bu ashab Kur’an’ı toplamış ve Osman mushafının yazmasıyla bizzat Ali b Ebi Talıb halifeliğinde uğraşmıştır «El-ihticac ala Ehli Lücac» isimli kitapta Hz Ali’ye nispet edilen bu uydurma söz hakikaten Hz. Ali’den sadır ol­sa bu onun İslam’a ihaneti demektir Kur’an’ın üçte biri gibi bir bölümünü saklıyor. En azından halifeliği zamanında saklı olan kısmı insanlara tebliğ etmiyor ve onunla ameli terk ediyor demektir Halbuki halifeliği zamanında onun önünde bunları yapmakta hiçbir engel yoktu. Kur’an’dan bu miktar ayetleri kendi rızası ile isteyerek saklaması (haşa) nifak demektir. Hz Ali’ye bu sözleri isnat eden Ebu Mansur et-Tabersı bu kitabıyla aslında Hz Ali’ye ihanet ve küfür damgası vurarak bütün ashabı kiramı münafıklıkla suçlamaktadır.

Hz. ALİ’YE DAHİ İFTİRALARI

Yukarıdaki iddia Hz Ali’nin halifeliği boyunca elinde imkan olduğu halde Kur’an’dan çıkarıldığını iddia ettikleri kısmı açıklamaması ve onunla insanları amel etmeye davet etmemesi iftirasının delilidir.

MİSYONERLERİN SEVİNCİ

«Fasl-ul-Hıtab fi İspati Tahrifi Kitabi Rabbi-l-Erbab» isimli kitap Iran. Necef ve diğer bölgelerde yayınlandığında Hristıyan misyonerler bu kitabın neşrine sevinerek kendi dillerine çevirdiler Çünkü bu kitap Kur’an’ın muharref olduğunu beyan ediyordu Bu da misyonerlerin tam arzuladığı bir şeydi Bu durumu Muhammed Mehdi isfahani el-Kazımı «Ahsenul-Vedia» isimli (Ravzatul Cennat isimli kitabın zeylidir) kitabının ikinci cild sh. 90′da zikretmiştir

Şia’nın Buhari’si EI-Kafi (1278 İran baskı sh 54) de iki sarih nass vardır. Şöyle :

«Cabir El-Ca’fi’nin şöyle dediği rivayet olunur: Ebu Cafer (Aleyhisselam)’ı şöyle derken işittim : KUR’AN’IN İNDİRİLDİĞİ ŞEKİLDE TOPLANDIĞINI YALANCILARDAN BAŞKASI IDDIA ETMEMİŞTİR ONU İNDİRİLDİĞİ GİBI ALI B EBI TALIB VE ONDAN SONRAKI IMAMLARDAN BAŞKASI HIFZEDIP TOPLAMAMIŞTIR.»

Şia nezdinde bizdeki Sahihi Buhari kadar değerli olan bu el-Kafikitabını her Şii okur ve bu nassa da iman eder. Biz de deriz ki : Şia kesin olarak Ebu Cafer’e iftira etmektedir Zira Hz. Ali (RA) Kufe’deki hilafeti müddetince Hz Osman (RA)’ın topladığı mushaftan başka bir şey ile amel etmemiştir. Ve başka bir mushaf neşretmemiştir. Şayet elinde başka bir mushaf olsaydı onu en azından halifeliği zamanında neşreder onunla amel edilmesini emrederdi. Eğer kendisinde başka bir mushaf var “e bunu da müslümanlardan sakladıysa o zaman Allah’a. Peygamberine ve İslam dinine ihanet etmiş olurdu

İmam Ebu Cafer Muhammed el-Bakır’dan bu çirkin sözleri duyduğunu söyleyen Cabir el-Ca’fi, Şia’ya göre ne kadar güvenilir olsa da Ehli Sünnet nezdinde yalancı olarak bilinmektedir. Ebu Yahya el-Hamani dedi ki, Ebu Hanife’nin şöyle söylediğini işittim : Gördüklerim arasında Ata’dan daha faziletli. Cabir el-Ca’fi’den daha yalancı kimse görmedim. (Mecelletül-Ezher, Sayı : 308, Sene : 1372)

Yukarıdaki nasstan daha korkuncu aynı kitapta (Sh. 238, 1381 Baskıda, Sh 57, 1278 Iran baskısı) Cafer es-Sadık’dan rivayet edildiğini uydurdukları şu nastır:

«Ebu Busayr’dan rivayet olunmuştur, dedi ki: Ebu Abdullah’ın yanına girdim… Ebu Abdullah (yani Cafer es-Sadık) dedi ki ;

- Bizde Fatıma aleyhisselamın mushafı vardır.

- Fatıma mushafı da nedir? dedim. Dedi ki:

- Sizin şu mushafınız gibi üç misli (büyük bir) mushaftır. Allah’a yemin ederim  ki onda sizin şu Kur’an’ınızdan bir harf bile yoktur.»

Ehli Beyt imamlarına yapılan bu iftiralar çok eskidir. Bu iftiraları bin sene evvel Muhammed b. Yakub el-Küleyni «el-Kafi» isimli kitapta topladı. Halbuki bu iftiralar Küleyni’  den daha eskidir. Çünkü o yalanıyla meşhur olmuş seleflerinden ve Şiiliğin temelini atan mühendislerden rivayet etmektedir

İspanya İslam hükmü altında iken imam Ebu Muhammed b. Hazm orada bulunan papazlarla, kitapları İncil’in muharref olduğu hakkında münazara eder deliller getirirdi. Papazlar da cevap olarak Şia’nın Kur’an’ın muharref olduğuna karar verdiklerini söyleyerek delil getirdiklerinde İbni Hazm onlara şu cevabı vermiştir: ŞİA’NIN İDDİASI NE KUR’AN ALEYHİNE NE DE MÜSLÜMANLAR ALEYHİNE DELİL OLAMAZ? ÇÜNKÜ Şİİ’LER MÜSLÜMAN DEĞİLDİR, (Kitabul Easl Fi-l-Milel ven-Nihal, Cilt: 2, Sh, : 78 ve Cilt : 4, Sh, : 182 İbni Hazm Kahire’deki ilk baskı)

İDARECİLER HAKKINDA GÖRÜŞLERİ

Dikkat edilmesi gereken noktalardan biride İmamiyye – İsnaaşariyye Şia’sı (Caferi diye de isimlendirilirler) Peygamberimiz (SAV)’ den bugüne kadar Hz, Ali’nin hükümeti hariç bütün hükümetler gayri şer’i olduğu esasına dayanmaktadır. Ve hiçbir Şii’nin bu ana kadar gelmiş hükümetlere samimi olarak bağlanması caiz değildir. Onlara düşmanlık besleyip takıyye yapacaktır. Çünkü hepsi gelmiş geçmiş, gelecek olan ve şu andaki hükümetlerin hepsi gasiptır. Şia dininde seri idareciler itikatlarına göre sadece on iki imamlarıdır, idareyi ele almış olsunlar veya olmasınlar.

Bunların dışında müslümanların idaresini üstlenenler Hz. Ebu Bekir ve Ömer (RA)’dan bugüne kadar ne kadar idareci geldiyse, ne kadar İslam’a hizmet ederse etsinler, İslam hudutlarını ne kadar genişletirse genişletsinler, Allah yolunda ne kadar çalışırsa çalışsınlar onların hepsi müstebittir ve gasıptırlar.

HZ. EBU BEKİR VE  ÖMER’E KİNLERİ

Şia Hz, Ali (RA)’dan başka idareyi ele alan herkese Hz Ebu Bekir ve Ömer (RA) dahil lanet ederler, İmam Ebul-Hasan Ali b. Muhammed b Ali b. Musa’ya iftira ederek Hz. Ebu Bekir ve Ömer (RA)’a Tağut demelerini dostlarına öğrettiğini söylemektedirler. Bunu en büyük Cerh ve Tadil kitapları olan «Tenkıhul Mekal fi Ahval’ir-Rical» isimli kitabın yazarı Caferi taifesinin Şeyhi Allame-i Sani Ayetullah el-Mamkani 207 inci sayfada zikretmiştir. (Murtazaviye Matbaası, Necef 1352).

«Es-Serair» kitabının sonunda Muhammed b idris el-Huliy «Mesail el-Rical ve Mükatebetühüm ila Mevlana ebi’l-Hasen b, Muhammed b. Ali b, Musa Aleyhisselam» kitabından Muhammed b. Ali b. Isa meseleleri arasında naklediyor ki Muhammed b. Ali b. Isa şöyle dedi : «Ona yazdım ve Nasıb’ı (Ehli beyte düşmanlık edene verdikleri isim) sordum. Bir kimsenin Nasıb olduğunu Cibt ve Tağut (Hz. Ebu Bekir ve Ömer’i kastediyor)’u üstün tutması ve imamlıklarını sahih itikat gasbetmenin hesabını soracaklar. Çünkü onlara göre İslam’da idare Resulullah (SAV) vefat ettikten sonra sadece onların hakkıdır. Onlardan başkası bu hakka sahip değildir. Mehdi bu tağutları (!) muhakeme ettikten sonra onlara kısası uygular ve her asır için üç bin idareci idam edinceye kadar beş yüzer beş yüzer onları öldürür, Bu hadise onlara göre kıyamette ba’s gününden önce olacaktır. Ölenler öldükten ve idam edilenler idam edildikten sonra mahşer için büyük ba’s (diriliş) başlar. Bundan sonrası ya cennettir ya da cehennem. Cennet, ehli beyte ve şu yukarıdaki inançları taşıyanlara, cehennem ise Şii olmayan herkese. Şia bu diriltme, muhakeme ve kısasa RİC’AT ismini vermiştir. Bu inanç hiçbir Şii’nin zerre kadar şüphe etmediği temel inançlarından biridir. Bazı saflar Şia’nın bu inançları son zamanlarda terk ettiğini zannetmektedirler ki bu büyük bir hatadır, gerçek ile bağdaşmamaktadır.

ŞİİLİKTEN KOMÜNİSTLİĞE

Şii’ler Safevi devletinden bugüne kadar bu inançlara sıkı sıkıya bağlıdırlar. Bugün ise ya bu inançlara aynı şekilde sıkı sıkıya bağlılar yahutta çağdaş bir öğretim ile bu hurafelerden vazgeçip komünizme bel bağlamışlardır. Irak’taki komünistler ve İran’daki komünist Tudeh Partisi bağlıları önceleri Şii iken inançlarının batıl olduğunu görerek komünist olan Şiiler’dir. Şiiler de orta yolu takip eden bir yol yoktur. Ya mezhebinin bazı menfaatlerini düşünerek Takıyye yapar veya yine Takıyye ile diplomatik, partisel ve şahsi menfaatları için gizlediklerinin aksini göstermeye çalışırlar.

Ric’at inançlarını bilmen için sana Şii önderlerinden Şeyh-i Müfid diye isimlendirdikleri Ebu Abdullah Muhammed b. Muhammed En Numan’ın «El-İrşad fi Tarihi Hucecillah ala-l-Ibad» kitabında yazdıklarını zikredeyim (Sah. 398 – 402 İran taş baskılı tarihi belli değil, Muhammed Ali Muhammed Hasen el-Külbabki hattıyla basılı). El FazI b. Sazan, Muhammed b. el-Kufi’den o da Vehb b. Hafs’dan Ebu Busayr’ın şöyle dediğini rivayet etti:

TAHRİP VE İNTİKAM’A TEŞVİK

Ebu Abdullah (yani Cafer-i Sadık) dedi ki: Kaim (On bir asır önce doğup hâlâ ölmediğini zannettikleri on ikinci imamları. Onlara göre* bu imam kalkacak ve hüküm sürecektir) yirmi üçüncü gece, ismiyle çağrılır. Ve aşure günü kalkar. Muharrem’in onuncu gününde onu Kabe’de rükün ile makam arasında görür gibiyim. Cebrail sağında, Allah için biat» diye nida eder. Şii’ler yeryüzünün dört bir yanından ona biat için gelirler. Yeryüzü onlara durulur bükülür ki kolayca gelsinler O Mekke’den Kufe’ye gelir ve Necef’imizde konaklar sonra da oradan  askerlerini diğer şehirlere gönderir.

Haccal Sa’lebe’den o da Ebu Bekir el Hadrami’den Ebu Cafer (Muhammed Bakır)’ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: Kaim aleyhisselamı Küfe Necef’ine Mekke’den beş bin melekle yürüdüğünü görür gibiyim. Cebrail sağında, Mikail solunda mü’minler önünde, askerlerini ülkelere gönderiyor

Abdulkerim el-Ca’fi rivayet ederek  dedi ki; Ebu Abdullah’a (Cafer-i Sadık) :

- Kaim aleyhisselam ne kadar  hüküm sürecek? diye sordum.

- Yedi sene Seneler  uzar, hatta onun senesiyle bir sene sizin on senenize denk olur Hüküm sürdüğü seneler sizin senelerinizle yetmiş sene miktarındadır, dedi. Ebu Buseyr ona:

- Allah seneleri nasıl uzatır?  diye sordu. O:

- Allah gezegenlere beklemesini ve yavaş hareket etmesini emreder. Böylece günler ve seneler uzar. Kaim’in gelmesi yaklaştığında Cemaziyel ahire ayında ve Receb’in on gününde mahlukatın eşini görmediği bir yağmur yağar.  Allah mü’minlerin etlerini ve  bedenlerini kabirlerinde bitkinin bitmesi gibi çıkartır. Onları kabirlerinden kalkınca saçlarının  toprağını silkeler vaziyette görür gibiyim diye cevap verdi

Abdullah b. Muğıre, Ebu Abdullah (Cafer-i Sadık) aleyhisselamın şöyle dediğini rivayet etti :

-  Âli Muhammed’den Kaim geldiğinde Kureyş’ten beş yüz kişiyi kaldırır ve boyunlarını vurur Bunu altı defa tekrar eder.

- Bunların sayıları bu kadar var mıdır? dedim (Abdullah b  Muğıre’nin buna şaşması o zamana  kadar Hulefai Raşidin, Emevi, Abbasi ve diğer müslüman idarecilerin sayısı bu sayının onda birine bile vasıl olmamasındandır). Cafer-i Sadık dedi ki :

- Evet onlardan ve onların dostlarından (Başka bir rivayette)  Bizim devletimiz devletlerin sonuncusudur. Bizi gördüklerinde «Bizim elimizde hüküm olsaydı biz de bunlar gibi yapardık» dememeleri için onlar bizden önce devlet kurup hüküm sürdüler.

Cabir el-Ca’fi Ebu Abdullah’ın şöyle dediğini rivayet etti :Âli Muhammed’in Kaim’ı geldiğinde Kur’an’ın indiği gündeki şekliyle öğretildiği çadır­lar kurar. O gün Kur’an’ı ezberlemek bugünkünden daha zordur. (Yani o gün Cafer-i Sadık zamanında bulunan Osman mushafının dışında bir mushaf öğretecek. Çünkü öğrete­ceği mushaf Şiiler’e göre şu anda bizde bulunan mushaf değildir. Onlara sormak gerekir : Bekledikleri on ikinci imam İslam’a birinci imam kabul ettikleri Hz. Ali’den daha mı vefakârdı. Neden böyle bir Kur’an vardı da  Hz. Alı halifeliğinde elinde imkân olduğu halde müslümanlara öğretmedi. Bu inançlarıyla Hz. Ali’ye dahi leke sürmekte, onu ihanetle suçlamaktadırlar.

Abdullah’tan Ebu Abdullah aleyhisselamın şöyle dediğini rivayet etti : «Âli Muhammed’in Kaim’i (onikinci imam) geldiğinde Davud aleyhisselamın hükmüyle hükmedecektir..» (Halbuki Allahu Teala bu şekilde hükmü hoş görmemiş ve «Davud kendisini denediğimizi sanmıştı da, Rabbi’nden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapanmış tevbe etmiş Allah’a yönelmişti» buyurmuştur. (Sad suresi ayet: 24 )

Mufaddal b Ömer de Ebu Abdullah’ın şöyle dediğini rivayet etti :Kufe’den Musa kavmine mensup yirmi yedi (!) ehli kehfden yedi kişi, Yuşa b. Nün, Süleyman, Ebu Düçane el-Ensari Mikdat ve Malik el-Eşter, Kaim aleyhisselam ile Kufe’den çıkarlar ve onun huzurunda ona yardımcı ve idareci olurlar.

Şu yukarıdaki naslar Alimlerinin en ulusu olan Şeyhi Mufid’den (uydurma olduğunda şüphe bulunmayan) senedleriyle harfiyyen nakledilmiştir. Bu söylenenler ehli beyte yapılan iftiralardır. Ehli beytin en büyük musibeti bu tip insanların kendilerine sahip çıkarak bu türlü yalanları onlara ithaf etmeleridir. Şeyhi Müfid’in bu eseri İran’da basılmıştır.

RİC’AT İNANCI

Ric’at inancı (Müslüman idarecilerin mu­hakemesi) Şiiler’in temel inançlarından oldu­ğundan alimleri «Emali el-Murtaza» kitabının müellifi Seyyid Murtaza (bu zat Şerif Rıza Şair’in kardeşidir. Aynı zamanda Nehcül Belağa’yı tahrif edip ziyadeler yapıp sahabeye sa­taşarak kitaba üçte biri kadar ziyadede ortaklık yapan zattır), işte bu Seyyid Murtaza «EI-Mesail en-Nasırıyye» isimli kitabında şunları yazmıştır:

«Mehdi (Âli Muhammed’in Kaim’i diye isimlendirdikleri on ikinci imamları) zamanında Ebu Bekir ve Ömer çarmıha gerilirler. Çarmıha gerildikleri ağaç yaş iken onlar gerildikten sonra kurur.»

FİKİRLERİ HİÇ DEĞİŞMEMİŞTİR

Şii büyükleri ve alimleri asırlar boyu Resulullah’ın iki veziri Hz. Ebu Bekir ve Ömer, diğer İslam halifeleri, idarecileri, kumandanları mücahit ve alimleri hakkında bu iğrenç tutumlarında devam edegelmişlerdir.

Yaklaştırma merkezinde çalışan davetçilerini dinledik. Şu yukarıdaki inançlarını araştırmaya vakti olmayanlar o davetçinin dediği gibi bunların eski olduğunu şimdi ise değiştiğini zannederler. Bu zan yalandır, hiledir. Çünkü ilmi merkezlerin hepsinde okuttukları kitaplarda bütün yukarıda saydıklarımız mezheplerinin kaçınılmaz esasları olarak okutulmaktadır. Necef. Iran ve Cebel-i Amil ulemasının zamanımızda telif ettikleri eserler eskilerinden daha kötü, yaklaşmayı ve anlaşmayı yıkmada daha aşın bir tutum içindedir. Buna sabah akşam mezhepleri birleştirme ve yaklaştırmaya çalıştığını ilan etmekte devam eden, Mısır’da ve başka ülkelerde bu fikri taşıyan arkadaşları bulunan Muhammed b. Muhammed Mehdi el-Halisi isimli zat ile misal verelim. Birliğe ve anlaşmaya davette çalışan bu zat «Ihyau’ş-Şeriati fi Mezhebi’ş-Şia» isimli kitabında Hz. Ebu Bekir ve Ömer’in mü’min dahi olmadıklarını yazarak onlardan iman sıfatını dahi kaldırmaya kadar taassubunda koyudur. Bakınız kitabının Cilt: 1, Sn.: 63-64 üncü sayfalarında ne yazıyor: «Ebu Bekir ve Ömer’in; Kur’an’da haklarında Allah’ın kendilerinden razı olduğuna nas bulunan Rıdvan biati ehlinden olduğunu söyleseler de biz deriz ki : Şayet Allahu Teala (Sana biat edenlerden Allah razı olmuştur) yahut (Ağaç altında sana biat edenlerden razı olmuştur) deseydi o zaman kendisine biat eden herkesten razı olduğuna delalet ederdi. Fakat Allah (Sana biat ettiklerinde mü’minlerden razı olmuştur) dediğinden, ayette sadece mü’min diye zikredildiğinden hakikaten iman edenlerden başkasına delalet yoktur.»

Bunun manası Hz. Ebu Bekir ve Ömer hakikaten iman etmemişlerdir. Onun için de ayetin manası onları içine almaz. Bu iki muasır Şii alimi İslam ve müslümanların korunması hususunda müslümanların menfaatlerini ön plana aldıkları davasının müdafileri olduğunu söyleyen bu iki çağdaş Şii alimi yazdıkları eserlerinde Resulullah (SAV)’den sonra müslümanların en üstün ve faziletlisi veya en azından müslümanların en hayırlısı olan Hz. Ebu Bekir ve Ömer hakkında inançlarını böyle açıklarken mezhepler arasında nasıl bir yaklaşma ve anlayış beklemektedir. Bu adamlar müslümanların kalesinde düşman hesabına çalışan casuslar değil de nedir?.

Resulullah’ın ashabını, tabiileri ve Müslüman idarecileri, İslam binasını ayakta tuttukları ve İslam alemine o şerefli günleri yaşattıkları halde bu aşağı derekelere indirirken kendi imamlarına imamlarının dahi kabul etmeyeceği şeyleri ithaf ediyorlar Kafi kitabında Küleyni on iki imama öyle vasıflar ve sıfatlar vermektedir ki imamlar insanlık evsafından sıyrılarak eski çağdaki Yunan tanrıları derecesine çıkarılmaktadır. Kafi ve diğer muteber kitaplarındaki bu vasıfları bir araya toplasak koca bir cilt ortaya çıkar. Onun için biz sadece Kafi kitabındaki konuların (bab) başlıklarını zikretmekle yetineceğiz :

«İmamlar; meleklere, nebi ve resullere verilen ilimlerin hepsini bilirler.» Kafi. Sh : 255.

«İmamlar ne  zaman öleceklerini bilirler. Ve onlar kendi istekleri olmadıkça ölmezler» Kafi, Sh : 258

«İmamlar olmuş ve olacak her şeyin il­mini bilirler. Onlara hiçbir şey gizli değildir.» Kafi, Sh : 260.

«İmamlarda bütün kitaplar vardır ve onları çeşitli dillerde olmasına rağmen anlarlar, bilirler.» Kafi, Sh : 227.

«Kur’an’ı imamlardan başkası toplamamıştır. Onlar Kur’an ilimlerinin hepsini bilirler.» Kafi, Sh : 228.

«İmamların sahip olduğu şeyler peygamberlerin alametlerindendir.» Kafi, Sh : 231

«İmamların durumu ortaya çıkınca Davud ve âli Davud’un hükmü ile hükmederler. Delil istemez ve sormazlar.» Kafi, Sh : 297.

«İmamlardan çıkanlar hariç insanların elinde bulunan her şey batıldır, imamlardan çıkmayan her şey de yine batıldır Kafi, Sh : 399.

«Yeryüzünün hepsi imamındır.» Kafi, Sh : 407.

İMAMLARIN GAYBI BİLMESİ

On iki imamlarına bu imamların dahi kabul etmeyeceği sıfatları uyduran Şii’ler bir taraftan imamların beşeriyyetin üstünde bir mertebede olduğunu iddia ederken öte yandan Resulullah (SAV)’ın Allah’ın vahyettiği göklerin yaratılması, cennet ve cehennemin vasıfları gibi gayba  dair haberlerini inkar  ediyorlar.

Kahire’de yaklaştırma merkezinin çıkardığı Risaletul – İslam dergisi dördüncü senesi dördüncü sayı 368 inci sayfasında Lübnan’daki Şii yüksek mahkeme reisinin kalemiyle bu inkarlarını tescil etmişlerdir. Bu asrın büyük alimlerinden olduğunu kabul ettikleri bu zat «Imamiyye Şiası içtihadlarından» adı altında bir makale yazmış ve orada müçtehitlerinden Muhammed Hasan El-iştiyani’den «Bahrul – Fevaid» kitabının 267 inci sayfasında şöyle dediğini nakletmiştir:

«Peygamber; abdesti bozanlar, hayz ve nifas ahkamı gibi şer’i hükümleri haber verirse onu tasdik etmek ve haber verdiğiyle amel etmek vaciptir. Eğer göklerin ve yerin yaratılması, huriler, köşkler gibi gayba ait şeylerden haber verirse (bu haberin Peygamberden sadır olduğunun sıhhati) zan yoluyla değil kesin olarak bilinse dahi ona inanmak vacip değildir.»

Ne garip değil mi?. imamlarına iftira ederek subutu kesin olmadığı halde imamlarının gaybı bildiğine iman ediyorlar ve delaleti kesin olan ayet ve sahih hadislerle sabit olan göklerin yaratılması, cennet ve cehennemin evsafı gibi Resulullah (SAV)’dan sahih olarak gelen gayba dair haberlere inanmamayı kendilerine mubah sayıyorlar. Halbuki Resulullah (SAV)’ın kendi heva ve hevesinden konuşmayacağı ayetlerle sabittir. Resulullah (SAV)’den sahih olarak gelen gaybiyyat ile imamlarına nispet ettiklerini mukayese eden kimse Resulullah’dan Kur’an’da ve mütevatir hadislerde sabit olanların Şiilerin imamları hakkında inandıklarının bir küçük parçasına dahi yetişemeyeceğini apaçık anlar.

Gayb haberlerini rivayet eden Şiiler ehli sünnet Cerh ve Tadil uleması nezdinde yalancı olarak bilinmektedir. Fakat Şiiler buna hiç aldırış etmez ve onların imamlardan rivayet ettiklerini tasdik ederler.

Yaklaştırma merkezinin çıkardığı Risaletü-l-İslam dergisi, Lübnan Şii Yüksek mahkemesi reisi ve müctehidleri Muhammed Hasen el-lştibani Resulullah’dan sahih rivayetlerle sabit olan gayb haberlerine inanmanın vacip olmadığı davasını alkışlıyor ve Peygamberlik görevini abdest hayız nifas ve benzeri fıkhi meselelere hasretmeyi istiyorlar.

İMAMLARIN DERECELERİ
PEYGAMBER DERECESİNDEN YÜKSEKTİR

İmamlarının mertebelerini kendisine vahy inen Resulullah (SAV)’ın mertebesinden üstün tutarlarken bunlarla bizim aramızda hangi yaklaşma mümkün olacak bilmiyoruz.

Asırlar boyunca Şiilerin yüksek tabakasında olsun halk tabakasında olsun İslam hükümetlerine karşı eğer hükümet kuvvetli ise menfaat elde etmek için Takıyye inancını kullanarak mühim merkezlere geldikleri ve hükümet zayıfladığında veya hücum edildiğinde hemen aleyhine geçip düşman tarafına intikal ettikleri tarih boyunca Şiilerin her tabakasında mülahaza edilen şeylerdendir

Abbasiler,Emeviler aleyhinde ayaklanınca Şia’nın tutumu böyleydi. Hatta Abbasiler’in isyanı, Şiilerin teşvikleriyle olmuştu Aynı şeyi Abbasi devleti Hulagu tarafından tehdit edilince Abbasilere yaptılar İslam halifesine, müslümanların başkentine, ilim ve irfan merkezine karşı putperest Hulagu ile birleştiler.

Şia alimlerinden En-Nusayr et-Tusi Abbasi halife Mu’tasım’a saçını başını yolarak methiyeler, şiirler yazarken çok geçmeden 655 senesinde hemen aleyhine geçmiş, İslam’ın Bağdad’da bir an önce yıkılmasını gözlemeye başlamış ve maalesef Hulagu‘nun yanında yer alarak en ön safa geçmiş, Hulagu ile müslümanların boğazlanmasını kontrol etmiş ve İslam kitaplarının Dicle’de boğulmasına rıza göstermiştir.

EL-ALKAMİ VE İBNU EBİ-L-HADİD’İN İHANETLERİ

Şii şeyhi En-Nusayr et-Tusi’ye bu büyük ihanetleri irtikabında iki arkadaşı daha iştirak etmiştir. Birisi Şii bir vezir olan Muhammed b. Ahmed el-Alkami, diğeri ise Alkami’nin sağ kolu olan Mu’tezile mezhebine mensup Şiiler’i bu hususta geride bırakmış birisi olan Abdulhamid b. Ebi-l-Hadid. Bu zat ömrü boyunca  Resulullah’ın ashabına düşman olarak yaşadı. Nehcul-Belağa kitabına İslam tarihini tesvit eden yalanları doldurarak yaptığı edepsizce şerhiyle Ashaba düşman  olarak hayat sürdü, İslam’ın  mazisindeki gerçekleri İslam’a sokuşturulan fikirleri bilmeyenler bunların yazdıklarına hâlâ kanmaktadırlar.  Hatta bazı zeki ve faziletli  müelliflerimiz dahi bunlara inanmakta.  Halife Mu’tasım vezir yaparak ikram etmesine, iyilikte bulunmasına karşılık ona ihanet  eden İbnu Alkami  ihanetini ve iyiliğe karşı  kötülükle cevap vererek  asıl gizledikleri düşünceleri açığa vurmuştur. Hülagu musibetinde İslam’ın başına gelenlere sevinen Şiiler bu asra kadar İslam’a düşmanlık beslemekte ve  bundan lezzet almaktadır. Dileyen Şiiler’in yazdığı bütün Teracim kitablarından En-Nusayr et-Tusi’nin tercüme-i halini okusun. En son telifleri bu hususta EI-Hunsari’nin  «Ravzatu-l-Cennat» kitabıdır. Bu  kitab Moğolları, hainleri övgü ve İslam’ın başına  gelenlere sevindiklerini beyanla doludur. Büyüğü küçüğü bütün Şiiler’in Müslümanların katliamıyla ferahladıkları, çocuk ihtiyar demeden Müslümanların öldürülmesine en azılı düşman dahi sevincini gösteremezken, kalbi vahşi hayvanlardan daha sert olanlar dahi utanırken  Şiiler’in bu duruma  sevindiklerini beyanla doludur.

Bu mevzuyu kısa tutmak isterken yine uzadı. Biz, Şiiler’in muteber kitaplarından nakiller yaparak kısa tutmak istemiştik. Bu mevzuyu yaklaştırma konusuyla ilgili bir nakil yaparak bitirelim de her müslüman bu tip mezheplerle özellikle de Şiiler’le yaklaşmak ve anlaşmanın nasıl imkansız olduğunu görsünler. Bu onların sarih itiraflarıdır:

«Ravzatu-l-Cennat» kitabında Şii önderlerinin tarihçiliğini yapan EI-Hunsari, En-Nusayr Et-Tusi’nin tercüme-i halini yazarken  naklet tiklerinden birisi de sayfa 579′da yazdıklarıdır. (1367 İkinci  Baskı Tahran). Diyor ki: «Tusi’nin gerçek ve araştırma ürünü olan sözü fırka-i naciyeyi tayin ederken yetmiş üç fırkadan sadece İmamiyye’nin fırka-i Naciye olduğunu beyan ettiği sözüdür. Tusi dedi ki:

«Ben bütün mezhepleri  inceledim, ahvalini, fer’i meselelerini tahkik ettim, İmam iye’nin dışındaki tüm mezheplerin iman hususunda — ispatı ve nefyi müsavi olan bazı hususlarda ihtilaf etseler  de— müşterek olduklarını gördüm. Sonra, imamiye taifesini hepsine muhalefet eder buldum.  Eğer onlardan başkası Naciye olsaydı  hepsinin Naciye olması gerekirdi. Bu da gösteriyor ki  fırka-i Naciye İmamiye’dir, başkası değildir.»

KURTULUŞ EHLİ BEYT’E VELAYET (BAĞLILIK) İLEDİR

EI-Hunsari şöyle diyor:  (Yukarıdaki ibareyi naklettikten sonra) Es-Seyyid Nimetullah el-Musevi dedi ki: «Bunun manası bütün fırkalar (Kim lailahe illallah derse cennete girer) hadisine dayanarak şehadeteyni getiren herkesin kurtulacağını söylemektedirler. Bu imamiye fırkası ise kurtuluşun ehli beyte ve onikinci imama bağlanmakta, onların düşmanlarından beri olmakta olduğuna ittifak etmişlerdir. (Yani Hz Ebu Bekir, Ömer ve bütün müslümanlardan, Şia olmayan herkesten teberri edeceksin, alâkayı keseceksin ki kurtulasın). Kurtuluşun yolu olan bu itikadla imamiye bütün mezheplerden ayrılır.»

TEK ÜMMETE DOĞRU

TEK ÜMMETE DOĞRU :

Her kesimden müslümanın gündemini işgal eden bir konudur ; müslümanlar niye darmadağınık , niye bir araya gelmiyorlar ? … vb. sorusu .

Bunun sebebi bellidir. Kur’an-ı kerim’in pek çok ayetinde ve Hz. Peygamberin hadis-i şeriflerinde buyurduğu ayrılıkların sebebi , ve bir araya gelmenin şartlarını da bildirmişlerdir .

فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفًا فِطْرَةَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ — مِنَ الَّذِينَ فَرَّقُوا دِينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعًا كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ

“ Sen yüzünü Hanif olarak Din’e , Allah’ın insanları üzerinde yarattığı Allah’ın fıtratına dosdoğru çevir .Allah’ın yaratışında değiştirme yoktur . Dosdoğru din işte budur . Fakat insanların çoğu bilmezler . O’na dönenler olarak , ( O’na yönelin ) , O’ndan korkun . Namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden olmayın . Onlar ki , dinlerini parça parça ettiler , kendileri de fırka fırka oldular. Her bir fırka de ellerindeki ile sevinmektedir … “ ( Rum 30-32 )

Bu ayeti anlamaya çalışırsak , bu buyruklar :

1 – Allah’ın dinine Hanif olarak yönelmeyi emretmektedir . Haniflik ise her türlü din ve sistemden yüz çevirip yalnızca Allah’ın dinine , Allah’ın buyruklarına itaati kabul etmek , O’nun dışında kalan , O’na uymayan her şeyi red etmek demektir . Buna göre müslümanların aralarındaki ihtilafları kaldırmalarının birinci şartı , kayıtsız ve şartsız olarak Allah’ın dinine teslim olmayı kabul etmeleridir.

2 – Yalnız İslam dini insan fıtratına uygun bir düzendir. Onun dışında kalan bütün sistemler , İnsanın tabiatına aykırıdır. Bu aykırılık dolayısıyla hem batıldırlar , hem de insanı dünyada da ahirette de mutlu edemezler ve doğruya iletemezler.

3-İnsanların çoğunun bu gerekçelerden haberi olmayabilir. Daha doğrusu yoktur . çoğunluğun bu gerçeği bilmeyişi, müminlerin inanç ve kanaatlerinde bir zayıflamaya , bir gevşekliğe sebebiyet vermemelidir.Çoğunluğun peşine takılıp gitmiş olması , müminlerin Allah’a dönüşlerine engel olmamalıdır.

4- Allah’tan korkmak , namaz kılmak, yani Allah’ın bütün emir ve hükümlerini yerine getirmek ve özellikle de namazı dosdoğru kılmak, doğru yol üzerinde sebat etmenin teminatıdır.Bu arada müşriklerin yolunu izlememek için özel bir gayret harcamak da önemle vurgulanmalıdır.

5 – Bu temel esaslara riayet etmek, bir araya gelmenin şartıdır. Bunların yitirilmesi ise müşrikler gibi dinde tefrikaya düşüp, bölük pörçük olmanın belirtisidir. Bunlar yitirildiği takdirde bir arada olmaya imkan ve ihtimal yoktur . O halde, birlikteliklerini yitirmiş müslümanların, ihtilaflarını evvela çözümleme esaslarında ve yöntemlerinde ittifak sağlamaktan işe başlayarak , Allah’ın emrettiği şekilde ortak anlayış , tavır , ahlak, eğitim, hareket , plan ve programları üzerinde ittifak yoluna gitmeye çalışmaları zorunludur.

Bunun ön şartlarından biri de hangi tarafın dile getirdiğine bakmaksızın, hakka teslimiyet asaletini gösterebilmeye samimi olarak hazır olmaktır. “Bölük pörçük olmayın “ diye nitelendirilen hadisenin müslümanların kendilerinden gelen iç sebebi, Allah’ın dinini gereği gibi anlayıp yaşamamalarıdır. Dış sebebi ise hiç şüphesiz adına demokrasi denilen düzenin müslümanlara gereği gibi dinlerini öğrenme, yaşama, tebliğ ve nesillerine telkin fırsat ve imkanını tanımaması , mevcut imkanlarını da ortadan kaldırması, bununla da yetinmeyerek sahip oldukları dinlerinden uzaklaşmalarını hedef alan direkt ve dolaylı , gizli ve açık programlarını faaliyet alanına koymasıdır.

“أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللّهِ حُكْمًا لِّقَوْمٍ يُوقِنُونَ

”Yoksa cahiliyye hükmünü mü arıyorlar? kesinlikle bilen bir toplum için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim olabilir? “ (Maide 50 )

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَن يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ وَمَن يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُّبِينًا

“ Bununla beraber Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman, gerek mümin bir erkek ve gerekse mümin bir kadın için, o işlerinde başka bir tercih hakkı yoktur. Her kim de Allah ve Resulüne âşi olursa açık bir sapıklık etmiş olur” (Ahzab 36 )

أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُواْ الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّهُ الَّذِينَ جَاهَدُواْ مِنكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِرِينَ

“Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete girivereceğinizi mi sandınız?” (Al-i İmran 142 )

وَمَا يُؤْمِنُ أَكْثَرُهُمْ بِاللّهِ إِلاَّ وَهُم مُّشْرِكُونَ

“ Onların çoğu şirk koşmadan Allah’a iman etmezler .” (Yusuf 106 )

“ İbrahim’de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir misal vardır, onlar kavimlerine demişlerdi ki:

قَدْ كَانَتْ لَكُمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ فِي إِبْرَاهِيمَ وَالَّذِينَ مَعَهُ إِذْ قَالُوا لِقَوْمِهِمْ إِنَّا بُرَاء مِنكُمْ وَمِمَّا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ كَفَرْنَا بِكُمْ وَبَدَا بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةُ وَالْبَغْضَاء أَبَدًا حَتَّى تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَحْدَهُ إِلَّا قَوْلَ إِبْرَاهِيمَ لِأَبِيهِ لَأَسْتَغْفِرَنَّ لَكَ وَمَا أَمْلِكُ لَكَ مِنَ اللَّهِ مِن شَيْءٍ رَّبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ

”İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: “Biz sizden ve Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir.” Şu kadar var ki, İbrahim babasına: “Andolsun senin için mağfiret dileyeceğim. Fakat Allah’tan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye gücüm yetmez” demişti. (O müminler şöyle dediler:) Rabbimiz! Ancak sana dayandık, sana yöneldik. Dönüş de ancak sanadır.”

“Biz sizden ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir.” (Mümtehine.4 )

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ بِطَانَةً مِّن دُونِكُمْ لاَ يَأْلُونَكُمْ خَبَالاً وَدُّواْ مَا عَنِتُّمْ قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاء مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الآيَاتِ إِن كُنتُمْ تَعْقِلُونَ —- هَاأَنتُمْ أُوْلاء تُحِبُّونَهُمْ وَلاَ يُحِبُّونَكُمْ وَتُؤْمِنُونَ بِالْكِتَابِ كُلِّهِ وَإِذَا لَقُوكُمْ قَالُواْ آمَنَّا وَإِذَا خَلَوْاْ عَضُّواْ عَلَيْكُمُ الأَنَامِلَ مِنَ الْغَيْظِ قُلْ مُوتُواْ بِغَيْظِكُمْ إِنَّ اللّهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

“Ey iman edenler! Kendi dışınızdakilerden sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri kalmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Kin ve düşmanlıkları ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür. Düşünürseniz, biz size âyetleri açıkladık.- İşte siz öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz, halbuki onlar sizi sevmezler, siz kitap(lar)ın hepsine inanırsınız, onlarsa sizinle buluştukları zaman “inandık” derler. Başbaşa kaldıkları zaman da kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: “kininizle geberin!”. Şüphesiz ki Allah göğüslerin (gönüllerin) özünü bilir.” (Al-i İmran 118-119 )

“وَمَن يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدَى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِّهِ مَا تَوَلَّى وَنُصْلِهِ جَهَنَّمَ وَسَاءتْ مَصِيرًا

”Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber’e karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir.” (Nisa 115 )

”Hidayet kendisine tebliğ edildikten sonra kim Rasule karşı çıkar ve mü’minlerin yolundan başka bir yola saparsa, onu seçmiş olduğu yolda bırakır, cehenneme atarız. O ne kötü bir düşüştür.” (Nisa 115 )

Tebliğ çalışmasıdır ; şahit ol Ya Rab !

TAVSİYELER

  1. Küçük demeyin, terbiye beşikten başlar,
  2. Hata, kızarak değil, öğreterek düzeltilir,
  3. Düşünceler, inandırılarak benimsettirilir,
  4. Aile içindeki geçimsizlik, çocuğu çok sarsar,
  5. Her kötü hareketine, hep göz yumulmaz,
  6. Aynı harekete bir iyi, bir kötü denilmez,
  7. Çok sertlik gibi, çok şefkat de zararlıdır,
  8. Hiçbir zaman onlara yalan söylenmez,
  9. Sözünden çok, yaptığına değer verilir,
  10. Kararlı olmak, çocuğu kötü hareketten korur,
  11. Onun yanında başkaları çekiştirilmez,
  12. Terbiyeden anne ve baba mesüldür,
  13. Çocuklar hiçbir zaman kötülenmez,
  14. Çocuğa verilen sözden dönülmez,
  15. Onlar yalancılıkla asla suçlanmaz,
  16. Sırlar onların yanında açıklanmaz,
  17. Kibirlenmesine göz yumulmaz,
  18. Samimi olduğunuza inandırılır,
  19. Konuşmaktan ziyade yaşatılır,
  20. Başkalarına yardıma alıştırılır,
  21. Sabırlı olmasına alıştırılır,
  22. Hayatın zorluğu öğretilir,
  23. Her isteği yapılmaz

ÇOCUKLARIN ÖZGÜVENİ

Bir çocuk sahibi olduğunuzda , bir insan hayatının sorumluluğunu almış kendine yetinceye kadar kimliğinin gelişimine ortak olmuşsunuz demektir. Peki ya sizler, çocuklarınıza kendi olma eğitimi mi veriyormusunuz yoksa çocuğum benim gibi olsun diye mi uğraşıyorsunuz? Çocuklarınız büyüdüklerinde kendi başlarına karar vermek zorunda kaldıklarında bir şeyler yapmaları gerektiğinde kısaca sizden ayrı oldukları zamanlarda başarılı olabilmeleri için özgüven duygularının gelişmiş olması gerekir. Bunun için de siz ana babalara belli sorumluluklar düşmektedir.

ONA SIK SIK SÖZ HAKKI VERİN

  • Ailenizde hepinizi ilgilendirecek bir karar mı alınacak?,yaşı kaç olursa olsun, konuşmayı biliyorsa çocuğunuzu da konuşturun.
  • Kararlarınıza onu da ortak edin. Bu sizin ona güvendiğinizi,değer verdiğinizi,kendisinin de bu ailenin gerçek bir üyesi olduğunu hissettirecektir.
  • Topluluk içinde söz alması için onu teşvik edin,böylece kendine güvenmesini fikirlerini açıklayabilecek ortamlarda cesaretli olmasını sağlamış olursunuz.
  1. Kendini ve duygularını ne düşünüyorsun nasıl hissediyorsun gibi sözlerle anlamaya çalışın.
  2. Konuşurken onun yüzüne bakın ve ciddiye alındığını hissettirin.
  3. Onun fikirlerine değer verdiğinizi hissettirin.
  4. Onun olumlu davranışlarını takdir edin.
  5. Yaşına uygun görevler verin.
  6. Verilen görevlerden sonra başarısını takdir edin.
  7. Ona zaman ayırın.
  8. Onunla değişik konularda sohbet etme ortamı oluşturun.
  9. Onun korku ve endişelerine saygı duyun.
  10. Aşırı eleştirici olmaktan ve yarğılayıcı davranmaktan kaçının.
  11. Başkalarının yanında onu küçük düşürmeyin.
  12. Onun başarısızlıklarını büyütmeyin.
  13. Başkaları ile onu kıyaslamayın.
  14. Kabiliyetlerini fark edin ve onları teşvik edin.
  15. Ona sıklıkla sevdiğinizi söyleyin.
  16. Aile için vazgeçilmez bir kişi olduğunun altını çizin.
  17. Onunla beraber sosyal aktivitelerde bulunun.
  18. Yanlış ve uygunsuz cezalandırmadan kaçının.
  19. Ondan beklentileriniz çok aşırı olmasın.
  20. Onun farklı ve gelişmekte olan kişilik yapısı olduğunu unutmayın.
  21. Onun için en önemlisi mutlu ve huzurlu bir aile ortamı oluşturmaktır.

Her şeyden önemli olan çocuklarımız için her şeyin en iyisi olması tek dileğimiz ise biraz yorulsak ta sıkılsak ta onlar için her şeye değer onlar ihmale gelmezler her geçen gün saat dakika kayıbımızdır.

ÇOCUK YETİŞTİRMEDE,ALTIN KURALLAR

ÇOCUK  YETİŞTİRMEDE
ALTIN  KURALLAR
EĞER BİR ÇOCUK…
  1. Eğer bir çocuk kınanarak yaşarsa suçlamayı öğrenir.
  2. Eğer bir çocuk düşmanca davranışlar içinde yaşarsa kavga etmeyi
  3. öğrenir.
  4. Eğer bir çocuk alay edilerek yaşarsa sıkılganlığı öğrenir
  5. Eğer bir çocuk utanç içinde yaşarsa suçluluk duymayı öğrenir.
  6. Eğer bir çocuk hoşgörüyle yaşarsa sabırlı olmayı öğrenir.
  7. Eğer bir çocuk teşvik edilerek yaşarsa güvenmeyi öğrenir.
  8. Eğer bir çocuk değer verilerek yaşarsa saygı duymayı öğrenir.
  9. Eğer bir çocuk eşitlik ortamında yaşarsa adaleti öğrenir.
  10. Eğer bir çocuk güven duygusu içinde yaşarsa inanmayı öğrenir.
  11. Eğer bir çocuk beğenilerek yaşarsa kendisinden hoşlanmasını öğrenir.
  12. Eğer bir çocuk kabul ve dostluk yaşarsa dünyada sevgi aramayı öğrenir.
  13. Çocukların öğütten çok iyi örneğe ihtiyaçları vardır.
  14. Çocuğun aynası anne ve babasıdır. Bu aynadan daima güzel şeyler  görmelidir.
  15. Çocuklarınıza vereceğiniz en güzel ve değerli hediye ilgi ve zamanınızdır.
  16. Çocuklar, hayat piyangosunun çok pahalı alınmış biletleridir.
  17. Bu bilete büyük ikramiye vurması ya da boş çıkması sizin elinizdedir.
  18. Çocuklar donmamış beton gibidir. Üzerlerine ne düşse iz yapar.
  19. Çocuklara yüz değil, kulak vermeli.